• Ana Sayfa
  • Ayhan Aydın
    • Özgeçmiş
    • KENDİMLE İLGİLİ KISA BİR DEĞERLENDİRME
    • Ayhan Aydın Arşiv Listesi
    • ŞAHKULU SULTAN DERGAHI GÖRSEL ARŞİVİ
    • Hakkındaki Yazılar
    • Hakkındaki Şiirler
    • Hakkındaki Haberler
  • Şiran
  • Söyleşiler
    • Dedeler
    • Babalar
      • BABAGAN (BALIM SULTAN ERKANI) KOLU
      • ÇELEBİLER KOLU
      • SULTAN SÜCEATTİN VELİ OCAĞI (DERGAHI) KOLU
      • ALİ KOÇ KOLU
    • Ozanlar
    • Yazarlar
    • Aydınlar Gazeteciler
    • Bilim İnsanları (Akademisyenler)
    • Kanaat Önderleri
    • Kurum Temsilcileri
    • Sanatçılar
    • Hocalar Mürebiler
    • İzzettin Doğan
  • Gezi Notları
    • Anadolu
    • Avrupa
      • Batı Avrupa Gezi Notları
    • İran
    • Suriye
    • IRAK
  • Yazılar
    • Basındaki Yazılar
    • Denemelerim
    • Etkinlik Haber Yorum
    • Cem Vakfı Yazıları
    • Kitapların Dünyası
    • Şiir Denemelerim
  • Kültür Sanat
    • Kültür Dünyası Söyleşileri
    • KÜLTÜR SANAT YAZILARI
  • Ahmet Hezarfen
    • Ayhan Aydın Kitap Yazıları
    • Osmanlı Arşivinde Aleviler Bektaşiler
    • Diğer Çeviri Belgeleri
    • Yazıları- Anıları - Görüşleri
    • Ahmet Hezarfen'le İlgili Yazılar
    • Ahmet Hezarfen Balkanlar(Rumeli)
    • Dergahlar Türbeler
      • Balkanlar Rumeli
        • Bulgaristan
          • Otman Baba
          • Demir Baba
          • Akyazılı Sultan
          • Ali Koç Baba
          • Elmalı Baba
          • Hüseyin Baba
          • Dallı Ali Baba Türbesi
          • Yunus Abdal
          • Saçlı Koçlu Babalar
          • Alan Mahallede Ali Baba Türbesi
        • Makedonya
          • Sersem Ali (Harabali) Baba
          • Sarı Saltuk
          • Hıdır Baba
          • Cafer Baba
          • Üsküp Halveti Tekkesi
        • Yunanistan
          • Seyyid Ali (Kızıldeli) Sultan
          • Ece (İce) Sultan
          • Nefes Baba
          • Atatürkün Evi Selanik
      • İran
      • Suriye
      • Diğerleri
      • Anadolu
        • Hacı Bektaş
        • Sultan Sucaettin Veli
        • Abdal Musa
        • Kolu Açık Acim Sultan
        • Seyyit Garip Musa
        • Haydar Sultan
        • Diğer
      • İstanbul
        • Şahkulu Sultan
        • Kurucu Ahmet Sultan
        • Garip Dede Türbesi
        • Erikli Baba Türbesi
        • Nafi Baba (Şehitlik)
        • Karaağaç
        • Karyağdı
        • Duvar Baba
    • Semahlarımız
      • Rumeli Semahları
      • Anadolu Semahları
      • Sultan Sucaettin Veli Ocağı-Dergahı Semahları
    • Atatürk Fotoğrafları
    • Etkinlik Fotoğrafları
      • Türkiye
      • Balkanlar
      • Avrupa
      • Diğer
    • İnanç Önderleri
      • Dedeler
        • Fetfi Erdoğan Dede
        • Aşık Ali Metin Dede
        • Hüsamettin Aydın (Seyyid)
        • Nevzat Demirtaş
        • Musa Küçük
        • Veli Akkol
        • Hüseyin Orhan
        • Celal Arslan
        • Dedeler Diğerleri
      • Babalar
        • Hakkı Saygı
        • Abidin Harman
        • Mehmet Şilli
        • Reşat Bardi Dedebaba
        • Babalar Diğerleri
      • Zakirler
      • Çelebiler
      • Dervişler
    • Cemlerimiz
    • Yazarlar
      • Abidin Özgünay
      • Baki Öz
      • Cahit Tanyol
      • Mehmet Yaman Dede
      • Mehmet Yardımcı
      • Refik Engin
      • Şevki Koca
      • Ahmet Hezarfen
      • Yazarlar Diğer
    • Ozanlar
      • Adil Ali Atalay (Vaktidolu)
      • Ahmet Akar
      • Ali Ekber Çiçek
      • Aşık Durmuş Günel
      • Aşık Veysel
      • Hüseyin Çırakman
      • Hasan Papur
      • Hüseyin Yorulmaz (Seyfili)
      • Aşık İhsani
      • Mahzuni Şerif
      • Muharrem Yazıcıoğlu
      • Murtaza Şirin
      • Müslüm Sümbül
      • Telli Suna Gölpek
      • Ozanlar Diğerleri
      • Ozanlarla İlgili Simgeler
    • Gümüşhane-Şiran (Kırıntı-Yeniköy
      • Yeniköy (2010) Sayı Sayma Oyunu
      • Yeniköy Kış - Güssün Aydın Cenaze 2000
      • Kırıntı Yeniköy Düğün 2003
      • Kırıntı Yeniköy
    • Ayhan Aydın
      • Hısım Akrabalarım-Arkadaşlarım
      • Cem Tv Proğramlarım
      • Ayhan Aydın Resimleri
      • Ayhan Aydın'ın İstanbulu
      • Ayhan Aydının Manzaraları Şehirleri
  • Önemsediklerim
  • Konuk Yazarlar
  • Site Haritası
  • Balkanlar (Rumeli)

Alevi Bektaşi Etkinliklerine Dair Bazı Sorunlar- Sorular...

Çarşamba, 31 May 2017 15:48 tarihinde yayınlandı. | Ayhan AYDIN tarafından yazıldı. | Yazdır | e-Posta | Gösterim: 1308

Alevi Bektaşi Etkinliklerine Dair Bazı Sorunlar- Sorular...

AYHAN AYDIN

Abdal Musa etkinliği davetiye metnini görünce, sabah sabah bir iki satır yazamadan duramadım... 
Ne diyeyim kalem utansın, dilim durmaz benim...
Türkiye'de Alevi Bektaşi etkinliklerindeki kargaşa uzun yıllardır devam ediyor. Aleviliğin evrensel değerlerine yakışmayacak şekilde, bir "işporta pazarı" alanına dönüşen etkinlikler bir ölçüde uzak doğudaki, Hindistan v.s. yerlerdeki dini ve sosyal etkinliklere benziyor. Bu hemen her yer için böyle. Bunda etkinliğin yapıldığı yerlerdeki yöneticilerin bir kısmının gerçekten olanaklarının yetersiz olmasının yanı sıra, her türlü eleştiriyi sırıtarak dinleyip "elimizden gelen bu kadar" deyip, Kültür Bakanlığı veya başka yerlerden aldıkları kaynakları bilinçli kullanmamalarındaki pişkinlikleri kadar, İstanbul'da koltuklarında oturup, o yöreden gelen heyetlere çay kahve içirip, onlara bir yemek yedirdikten sonra bir an önce başlarından gönderen Alevi kurum yöneticilerinin de suçu var. 

Çamurun, pisliğin içinde, bir kamyon dolusu çekirdek çöpünün içinde Alevi Anma Etkinliği... 
Gerçek anlamıyla işporta pazarlarının içinde Anma Etkinliği... 
Ben kentsoylu birisi değilim, cemevlerinde ve halkımın evlerinde hep konuk oldum. 
Ama bu kepazelik yeter artık! Ulu pirlere layık olamıyoruz, Aleviliğin Bektaşiliğin yüce değerlerine layık olamıyoruz... Bazı yazarlar da diyebilir ki, halk bu ne yapalım, etkinliğe nasıl geliyorlarsa, nasıl rahat ediyorlarsa, nasıl ibadet ediyorlarsa biz onlara karışamayız. İyi o zaman türbenin hemen yanına sıçan insanları da hoş görelim o zaman! Bu kadarı da dünyanın hiç bir yerinde yok, bu gerçekten yeter artık... 
Korkuyorum yirmi beş-otuz yıldır yaşadığımızı bu sene de yaşayacağız: keşmekeşin içinde, birileri nutuk çekecek, birileri alternatif etkinlik yapacak, sözde bazı sanatçılar saatler boyunca beklenecek ki, himmet eyleyip bizim ulu ozanlarımızın eserlerini söylesin, sanki onları hiç dinlememiş açlıkla zavallılaştırılmış insanlar da saatler boyunca onları beklesinler, dinlesinler... 
Düşünün, Aleviliği Bektaşiliği ve bu güzellikleri yaşamak, öğrenmek, insanları dinlemek için bu etkenliklere gelen gençleri düşünün; Alevisi, Sünnisi, hangi dinden, inançtan olursa olsun gençleri düşünün... O gül yüzlü gençlerimiz çamurun içinde o bağırtıları, çığırtıları görünce ne hissederler, ne hissediyorlar? Hiç de iyi bir şeyler hissetmiyorlar elbette. Bizim buna hakkımız yok, Aleviler adına, Bektaşiler adına yola çıkanlar, bir kere bunları da düşünsünler... 
Ancak yemek- içmek, ben daha bilgiliyim, akıllıyım dedirtmek için nutuk çekmek... 
Bu son olsun artık, bu son... 
İki sene önce Çeşminaz- Cemal Aydoğan'larla birlikte tanık olduk, Keskin'deki Haydar Sultan Türbesi'ni ziyaret edelim, dedik. Avlunun içinde başı kesilmiş tavuklar, leğenlerde yıkanan çamaşırlar, türbenin içinde serin olsun diye oynanan okey oyunları, bağırtılar, çığırtılar. Yirmi otuz kişi burada yaşıyor... Hünkar'la aynı çağda yaşadığı söylenen Anadolu'nun ulu pirlerinden Haydar Sultan'da yaşananlar... 
Bu arada Hacı Bektaş Veli Etkinlikleri'nin Ekim ayına alındığını öğreniyoruz... 
Gizli olan bir gerekçe de, "yazın Çingeneler çok geliyor, onları engelleyemiyoruz, temizlik sorununu çözemiyoruz, bu kadar kalabalıkla baş edemiyoruz" şeklinde görüşler var... Her tarafı dökülen gerekçeler... "72 millete bir nazarla bakan" ulu Hünkar'ın diyarında insan ayırmak, Çingene deyip insanları dışlamak... Ben daha önce de söyledim, şekle bakmayın, bugünkü bazı davranışlara bakmayın, o Çingene diye küçümsenen insanlar belki bugünkü Alevi kimliğini sergileyenlerden daha da Alevice yaşıyorlardır ve onlar bu dergahlara sahip çıkacaklardır. Temizlik evet büyük sorun. Bunu çözememek ise hepimizin büyük ayıbı. Ama İstanbul ve çevre illerdeki CHP'li belediyeler olarak orada boy gösteren yetkilileri imkanları dar olan Hacı Bektaş İlçesi'ne daha fazla yardımcı olmalıdırlar. 
Böyle her isteyen istediği gibi davranırsa, bizim halimiz ne olur? 
İki üç sene önce, iki ayrı Alevi gurubu Hacı Bektaş'da iki ayrı mekanda toplandılar. Toplantıların konusu ise "birlikti". Evet yalan değil ayrıntısını yazmalıyım aslında; birisi Garipdede Cemevi'de, birisi de Kültür Merkezi'nde toplanan iki ayrı Alevi gurubu ve konuları "birlik"! Bir araya gelemeyenlerin yapacakları birlik toplantısından ne çıkar? Elbette hiçbir şey çıkmaz, çıkmadı da... Her iki guruptakiler, siyasiler yine kendi kişisel görüşlerini dile getirdiler, sonra darmadağın olup çekip gittiler... Alevilerin mekanında, yine Aleviler adına bir şey konuşulmadı, herkes kendisini anlattı, kendi dertlerini dile getirdiler.
Bu kafalar beton duvarlara çarpa çarpa yıllarımızı tükettiler, bu bozuk zihniyetler... 
Birlik olunmazsa, gösterişe işler yapılırsa, biz daha çok boşu boşuna toplantılar yapar, bir gün Yezit zihniyetinin karşısında, asimilasyoncu devlet anlayışının karşısında birlik kurar da, gençlerimizin önünü açar, Alevice Bektaşice yaşarız!... 
Bu kafalarla daha çok o güzel günleri özleriz!.. 
Kurumların paralarıyla uçaklara binip, yeyip içip nutuk çekerek daha çok halkımızın beklentisi olan birlikleri kurarız!.. 
Abdal Musa'nın aydınlığı umarım bir gün insanların akıllarını başlarına getirir de, bu büyük öğretiye yakışır etkinlikler yaparız.
Muhabbet ehline...

Kategori: Etkinlik Haber Yorum

Muzaffer Bal'la Şiran'da Alevilik Üzerine...

Salı, 30 May 2017 13:05 tarihinde yayınlandı. | Ayhan AYDIN tarafından yazıldı. | Yazdır | e-Posta | Gösterim: 1686

Muzaffer Bal’la Söyleşi (II.)

Alevilik -  Şiran Köylerinde Alevilik, Yazın Çalışmaları…

 

Söyleşinin bu ikinci bölümünde Muzaffer Bal’ın Şiran’da Kırıntı merkezli Alevi köylerindeki Alevilikle ilgili kimi gözlemlerini paylaşıyorum.

 

Uzun yıllardan beri tanıdığım, saygı duyduğum, ilkeli bir yaşam sürdüğüne inandığım, hayata rasyonel bakan, devrimci dünya görüşünü devam ettiren, kültür, sanat, edebiyat, çevre konularında yenilikçi ve gerçekçi düşünebilen çok değerli Muzaffer Bal’la uzun zamandan beri bir söyleşi yapmak istiyordum.

İstanbul’a öğrencilik dönemimde geldiğimde ilk tanıdığım simalardan birisi olan Muzaffer Bal’ı, Cağaloğlu’ndan Kor-Koral Yayınları’ndan tanıyorum. Aslında birçok ortak noktamız var ama her zaman da yakın olamadık… Ama üreten, yaratan, gerçekleri dile getiren, duygusal, sürekli okuyan, araştıran, yenilikçi hayatı olduğu gibi kavrarken tüm güzellikleri ve çirkinlikleriyle hayat denen muamma içinde kendisi olmayı başarabilen çok sevdiğim bir kişilik olarak da hep saygı duyduğum bir figür olarak karşımda duruyordu. Aslında onunla bir on gün kadar baş başa kalmak iyi olurdu… Her zaman Altınoluk’a davet etti, ben gidemedim… Herhalde bir zaman yaratıp bunu gerçekleştireceğim…

İçimizden birisi olarak, solcu olsun, sağcı olsun “gündem belirleyen” medyanın yok saydığı, benzerleri gibi,  bir değerli yürek, bir araştırmacı, şair, çevre aktivisti olarak Muzaffer Bal’la bu söyleşinin çok yerinde olduğunu düşünüyorum… Evet, ülkemizde binlerce kitabı olan, tanınan, meşhur olan yazar çizer var… Ama binlerce de, “isim yapmamış” yazar var… Ülkemizin bir garip hali de budur…  Dergiler, solcu gazeteler de hep belli isimler üzerinden yürür gider… Artık binlerce kez tekrarlanan, tüm yaşamı binlerce kez yazılan solcu yazarlar- şairler dışında da, çok ünlü olmasa da yüzlerce çok değerli yazar, ozan var bu ülkede… Onlara da kulak verilmelidir…

 

Ayhan Aydın

 

Siz okuyan, araştıran bir insansınız. Alevilik konusunda, Kürtler konusunda da hayli kitap okudunuz, ayrıca sohbetlerden, dostluklardan, söyleşilerden de büyük bir izlenimiz oldu.

Siz Alevilik konusunda neler söylersiniz?

Ben daha çok Alevilik olarak kullanmak isteniyorum, Kızılbaşlık olarak kullanmak istiyorum. Alevilik üst kimliktir. Kızılbaşlık ocak geleneğini içerir. Eskiden Kızılbaşlık olarak bilinirdi, bence de doğrusu budur. Ben Kızılbaşlık olarak kullanmak isterim.

 

Nedir o zaman Kızılbaşlık?

Kızılbaşlığı, çok tanrıcı bir inancın devamı olarak görüyorum.

Özellikle Tabiat Tanrı dediğimiz, dağlara, taşlara, sulara önce tanrılaştırıp, sonra kutsallaştıran bir inanç olarak görüyorum Kızılıbaşlığı. Bu sadece Kızılbaşlar’a da özgü bir inanç değil, bu bence bütün insanlığın, inançların geçtiği bir evredir. Tek bir inanca doğru evrilmeye başlandığı zaman, Yahudilik Hristiyanlık, Müslümanlık tek tanrıcılığa doğru evrilirken, Kızılbaşlar da aynı şekilde tek Tanrıcılığa doğru evrilmeye başlar. Fakat bir farklılık gösterir.  Bu farklılık da şudur; Kızılbaşlılar da Tanrı artık gökyüzünde değil, kendi içlerindedir ve Tanrı’yı insanlaştırarak insanı tanrı olarak kabul etmeye başlar. Ulu ozanların söylediği gibi, ben olmasaydım, sen olmazdın, derler Tanrı’ya. Bu olmasaydı zaden Kızılbaşlık’taki, ben seni yarattım, sen sonra beni yarattın görüşü olmazdı.

Aynı zamanda Kızılbaşlık, eski tabiat inançlarını yok etmemiş, silip atmamıştır. Örneğin Dağ Tanrısı’nı kutsal hale getirmiş, Tanrılıktan çıkarıp kutsal hale getirmiş. Suyu aynı şekilde Tanrılıktan çıkarıp kutsal hale getirmiş.

Hepimizin bildiği gibi Ardıç Ağacı Kızılbaşlık’ta çok kutsal bir ağaç. Onu hala korumakta ve bu geleneği sürdürmektedir.

 

Bu tabiat inancı, tabiatın korunmasını da beraberinde getirmiş ama ne zamana kadar?

İslamiyet’in Kızılbaşlar üzerinde etkili olduğu zamana kadar bu inanç devam etmiş. Ondan sonra tabiata eskisi kadar değer verilmemiş, zaman zaman ormanlar kesilmiş, yaktırabilmiş. Fakat bunu İslamiyet öncesinde göremiyoruz. Daha öncesinde tabiata daha bağlı, tabiatı daha fazla koruyan bir topluluk olduğunu görüyoruz.

Örneğin Hıdırellez  (Hıdırlez) günü bir gün bile olsa bu önemli günde, yaş bir şeyin koparılması yasaklanmış, inanç olarak. Yaş hiçbir şeye dokunulmuyor Kızılbaşlık’ta o gün.

O gün çalışılmıyor, tabiata zarar vermiyor. Bunu çok bilinçli mi yapıyorlar, yapmıyorlar mı, bilmiyorum ama bu bence Tabiat Tanrı’dan dolayı bu kalıntıyı sürdürüyorlar. Bu başka toplumlarda da var. Zeus Ateri (Büyük Tanrı) kutsal orman ilan ediyor. Ormanları kendi toplumundan korumak için kutsal ormanlar ilan ediyor. Buraların Tanrılar tarafından korunduğu söylüyor. Böylece o ormanların kesilmesini engelliyor. Kendisi de tabiata çok inanmış, tabiatın unsurlarını tanrılaştıran bir toplum var.

 

Bana göre, kısaca tek tanrıcılığa doğru evrilen Kızılbaşlık, esasında bir göçebe toplumların inancı, yerleşik toplumların inancı değil.

 

Devamını oku: Muzaffer Bal'la Şiran'da Alevilik Üzerine...

Kategori: Şiran

ŞAHKULU KİTAP FUARI

Salı, 30 May 2017 12:03 tarihinde yayınlandı. | Ayhan AYDIN tarafından yazıldı. | Yazdır | e-Posta | Gösterim: 1327

*İkinci Alevi Kitap Fuarı 15-18 Haziran’da!*

 

Geçtiğimiz yıl Türkiye’de ilk kez yapılan “Alevi Kitap Fuarı”nın ikincisi

bu yıl 15-18 Haziran tarihleri arasında yapılıyor. Dört gün sürecek “2.

Şahkulu Alevi Kitap Fuarı”na 40’a yakın yayınevi ve 30’un üzerinde yazar ve

araştırmacı katılacak. Fuarda, imza günleri, söyleşiler, dinletiler ve

masal anlatımları yer alacak.

 

 

Alevi-Bektaşi kitaplarını kapsayan “2. Şahkulu Alevi Kitap Fuarı” 15

Haziran Perşembe günü saat 13:00’de kapılarını kitapseverlere açacak.

 

Aynı gün 12 bin kitabın, yüzlerce görselin ve süreli yayının bulunduğu

“Şahkulu Bilgi Merkezi” de Alevilik ve Bektaşilik ile ilgili olarak

araştırma yapan, yapmak isteyen kişilere hizmet vermeye başlayacak.

 

İstanbul Merdivenköy’deki Şahkulu Vakfı’nın 8 dönümlük bahçesi üzerinde

açılacak kitap standlarında Can, Cem, Cumhuriyet, Demos, Everest, İletişim, Kapı, Kaynak, La ve Yurt gibi yaklaşık 40 yayınevinin Alevilik-Bektaşilik üzerine yayınladığı kitaplar yer alacak. Yayınevleri dışında fuarda Şahkulu, Karacahmet, Garip Dede, Pir Sultan Abdal, Sarıgazi Cemevi, Hubyar, Güvenç Abdal gibi Alevi kurumları da kendi yayınlarıyla yer alacaklar.

 

Dört gün sürecek ve her gün 11 ile 21 arası açık olacak olan Şahkulu Alevi

Kitap Fuarı’na çok sayıda yazar ve araştırmacı katılacak, yazarlar

kitaplarını imzalayacak, söyleşiler yapacak.

 

Fuar akşamları dinletilerin de yapılacağı 2. Şahkulu Alevi Kitap Fuarı’nda,

Çocuklara masal da anlatılacak.

 

2. Şahkulu Alevi Kitap Fuarı 18 Haziran Pazar akşamı sona erecek…

 

Şahkulu Sultan Dergâhı Vakfı

 

Fuar hakkında daha geniş bilgi için:
(0216) 368 55 25 veya 05322418774
Adres: Merdivenköy Mah. Ayışığı Sokak. No: 7 Kadıköy / İstanbul
www.sahkulu.org
mail: Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
facebook.com/SahkuluSultan

 

Kategori: Etkinlik Haber Yorum

YRD. DOÇ. DR. MEHMET ERSAL'la Söyleşi

Pazartesi, 22 May 2017 15:10 tarihinde yayınlandı. | Ayhan AYDIN tarafından yazıldı. | Yazdır | e-Posta | Gösterim: 2162

YRD. DOÇ. DR. MEHMET ERSAL
(İZMİR KÂTİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ SOSYAL VE BEŞERİ BİLİMLER FAKÜLTESİ TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI BÖLÜM ÖĞRETİM ÜYESİ)

 AYHAN AYDIN

Çok sevgili Hocam; Akademik çalışmalarda alan araştırmalarından elde edilen verilerin ne şekilde mükemmel kullanılabileceğine ilişkin en güzel örneklerden bir kısmını verdiniz. Kitaplarınızı okuyan birisi olarak bunu söylüyorum. Dipnotlara varıncaya kadar dikkatlice okuyunca titiz bir çalışmada hem yazılı kaynakların, hem de yaşayan kaynakların çok önemli olduğunu bir kez daha görmüş olduk.

Sizin ocaklar-dedeler-belgeler üzerine yaptığınız çalışmalar beni çok umutlandırdı.

25 yıldır bu dünyanın içinde bulunan birisi olarak bazen çok güzel şeyler de oluyor, diyeceğimiz şeyler de oluyor.

Size kişisel sevgimin dışında bu yönünüz, genç, dinamik, yılmayan, sempozyumlar organize eden, dedelere- babalara-âşıklara/ozanlara bu aşkınız, dergâhlara bu ilginiz beni çok sevindiriyor, umutlandırıyor… Keşke sizin gibi on yirmi genç akademisyen olsa da, işin çehresi değişse diyorum.

Bu vesileyle “Akademisyenlerle Söyleşiler Kitabımın” yeni baskısında sizin de görüşlerinizin mutlaka olmasını arzu ediyorum.

Sorularımı yanıtlarsanız çok memnun kalırım.

Şimdiden bin muhabbetlerimle…

Ayhan Aydın

 

Çok sevgili Hocam;

  • Her şeyden önce sizdeki bu aşk hali nedir? Bu çalışmaları yaparken gerçekten neler hissediyorsunuz, bir işi sevgiyle yapmanın başarıdaki etkilerinden/ faydalarından bahsedebilir misiniz? Bize çalışmalarınızı anlatabilir misiniz?

Öncelikle güzel düşünceleriniz için teşekkür ederim. Aşk ve bu kavramın içinin nasıl doldurulacağını düşünce gerçekten kolay olmadığını tekrar hissettim. Dünyaya gelen birçok insan mutlu olmadıkları hayatları yaşıyorlar. Bir insan için en zor hayat sevmediği bir işle geçen hayat olsa gerek. Ben bu konuda kendimi gerçekten çok şanslı hissediyorum. İşimi, gerçekten seviyorum. Öncelikle bir akademik kurumda bilim insanı olarak çalışmanın mutluluğunu hayatımın her anında hissediyorum. Araştırmayı, daha doğrusu keşfetmeyi seviyorum. Halk bilimi anabilim dalında çalışmalarımı yürütmem ise mizacıma en uygun tercihi yaptığımı düşünmemi sağlıyor. Ben, çocukluğumdan bu ana gelinceye kadar masa başında oturmayı hiç sevmedim. Halk Bilimi alanında sahada olmak benim hareketli yaşam tarzımla da uyumlu bir tablo sergiliyor. Asıl aşkı veren ise çalışma saham olan Alevilik.

Ben Isparta ilinin Senirkent ilçesinde doğmuş bir anne ve babanın üç çocuğundan biri olarak dünyaya gelmişim. Çocukluğum Isparta merkezde geçti. Ailemin, Senirkent’te bağ ve bahçelerinin olması anne ve babamın memleketi ile irtibatlı olmamı sağladı. Her tatilim ilçe ortamında işlere yardımcı olmakla geçti. Annem, Kutup İbrahim Dede Ocağı’ndan Gök Hüseyin Sezer Dedenin torunu, Babam ise Alevi bir baba ve Sünni bir annenin evladı olarak dünyaya gelmiş. Babaannem, eskilerin tabiri ile Osmanlı bir kadındı. Evdeki yegane otoriteydi desem yalan olmaz. Dedem, sözünden pek çıkmazdı. Çocukluğumda Alevilik Sünnilik laflarını çok duyduğumu söyleyemem. Duyduğumda da çok anlam veremezdim. Lakin Gök Hüseyin Dedenin evi benim için çok esrarengiz bir ortamdı. Hüseyin Dede, çocukluğumda korkulan bir otorite idi. Evine çok sık gitmesek de gittiğim anlar, bugün bile zihnimdedir. Evinin altı şarap mahzeniydi. Tonluk ahşap şarap fıçıları ve evin içinde dolaşırken insanların sağa sola kaçışmaları bugün bile aklımdadır. Alevilik çalışmalarına başlayınca onun inançsal otoritesini daha iyi anladım. Annem, sık sık Dedesinin evine gidemezdi. Babaannem zaman zaman ona takılırdı. Ne olduğunu çok anlayamazdım. Klasik, gelin kaynana kavgası gibi gelirdi. Sonra bu işin içinde inançsal aidiyetler olduğunu daha rahat gördüm. Anneannem ve ailesinde Bektaşilik merkezli ritüeller devam ediyordu. Ama babam ve ailesi, babaannemin etkisi ile zamanla yolun tabiri ile dönmüştü. Dedemin, kardeşlerinden de yola devam edenler hala var. Senirkent’in kurucu unsuru olan Alevi toplulukların çoğu gibi onlar da zamanla Sünnileşmişti. Üniversite yıllarımda olayları ve kahramanları daha net gördüm. Akademisyen olmaya karar verince bana ve bu topraklara ait olan özü, mayayı araştırmak istedim. Alevilik çalışmanın da birçok zorlukları içinde barındırdığını burnumu her sürttüklerinde anlasam da sorduğun aşkı Alevi toplumu üzerine yaptığım çalışmalarda içimde hissettim.

Yüksek lisans eğitimine başladığımda atalarımın topraklarındaki inancı araştırma kararı verdim. Senirkent’e bağlı Uluğbey beldesinde medfun Veli Baba Sultan adına kurulu ocağı, tez konusu olarak seçtim. Konuyu belirledikten sonra Uluğbey beldesindeki dedeler ve mürşid ile irtibatlara geçtim. Bütün kapıların hemen açılacağını düşünürken koca bir yaz ikna turları yapmak zorunda kaldım. Ocağın Mürşidi rahmetlik Yumurtacı Halil Dede’ye neden beni içeriye almıyorsunuz sorusunu yönelttiğimde “Evladım bu kapıya çok gelen oldu. Ama bizi değil, kendi isteklerini yazdı” diye cevap verince anladım topluma hep don biçildiğini. Sonra uzun uğraşlar sonrası içeriye girdim. İlk saha çalışmam Muharrem ayına gelmişti. “Akşam, kitap okuma var, gel” diye haber verince gittim. Mustafa Karatürk’ün evindeydik. Ev, cenazesi o gün defnedilmiş bir evden farksızdı. Bir kişi, Fuzuli’nin Hadikatü’s Süeda adlı eserini okuyordu. Herkes, hüngür hüngür ağlıyordu. Ben edebiyat bölümünü bitirmiş ve yüksek lisans yapan bir kişi olarak metindeki terkibleri anlamazken okuma yazma bilmeyen kadınların gözlerinden gözyaşları kesilmiyordu. O anı anlamlandıramadım. Ertesi günü Yumurtacı Halil Dede’ye giderek biraz da müstehzi bir eda ile “siz bu okuduğunuz kitabı anlıyor musunuz” diye sordum. Cevap, “Öz ağlamadan göz ağlamaz” oldu. O gün zihnime bir ok saplantı. Özünü ağlatan bir toplum ile karşı karşıyaydım. Her gün yeni bir şey öğreniyordum. Veli Baba Sultan Ocağı ile ilgili çalışmam tamamlanınca Alevilik adına her şeyi öğrendiğim zannına kapıldım. Mevcut literatürü okuyunca anlatılan birçok hususun yanlışların tekrarı olduğunu fark ettim. Aslında yapılan çok çalışma yoktu. Saha boştu ve Alevilik adına yazılan birçok araştırma akademik analizlerden çok Aleviliği tanımlama gayretindeydi. Aleviliğin içeriden bir gözle akademik anlamda yazılması düşüncesi ve özü ağlayanlarla bir arada olma aidiyeti yeni ocakları ve erkanları keşfetme aşkına dönüştü. Bu aşk beni motive ediyor. Bazen motivasyonum bozulduğunda erenler bir dağın başında ya da bir derenin çukurunda bir âşık, sadık talip ya da kâmil dede ile karşılaştırıyor. Bana bir cümle kuruyorlar ve dünya yeniden inşa oluyor. Bu sebeple dedelerin, âşıkların sık sık dillendirdikleri gibi “yolca giden yorulmaz” düsturu ile bu ülkenin ve dünyanın birçok yerinin dağında, taşında izine ve yoluna rastladığım erenlerin dünyasını akademik araştırmalarla literatüre kazandırmaya çalışıyorum.

  • Alan dediğimiz şey nedir? Sosyal Bilimlerde Sosyolojik-Antropolojik olarak alan araştırmaları neyi ifade ediyor? Dünyada farklı alanlarda yapılan alan araştırmalarına bakıldığında yurdumuzdaki durum nedir?

Alevilik’le Bektaşilik’le ilgili konuşmalarınızda, konferanslarınızda, her zaman “Türkiye’de keşke Alevilik’le ilgili alan araştırmaları/arşiv çalışmaları çok önce başlasaydı” diyorsunuz. Ama bazen yine çok da güzel işler zamanında aslında yapılmış da, diyorsunuz.

Saha çalışmaları Antropolog, Halk Bilimci ve Sosyolog gibi bilimsel disiplinler bağlamında çalışan bilim insanları için akademik veriye ulaşılan alandır. Türklerin dili, kültürü ve tarihi üzerine çalışmaları ilk başlatanların yabancı araştırmacılar olduğunu üniversite eğitimine başlayan her öğrenci fark eder. Bizim kültürümüzün yarattığı eserlerin birçoğu da bugün yurt dışındaki kütüphane ve müzelerdedir. Birçoğunu bugün bile yasal izinlerle görmeye çalışmaktayız. Batılı araştırmacılar, biz can ve vatan derdindeyken bizi araştırmış, sahada çalışmış ve mevcut birikimi ülkelerine taşımışlar. Modern bilimin ve matbaanın Batı’da bizden birkaç asır önce temellerinin atılması saha çalışmalarının ve bunlardan toplanan verilerin metedolojik analizlerinin erken dönemlerde yapılmasını sağlamıştır. Batılı araştırmacılar, halk ve ilkel kavramlarının içini saha çalışmaları ile topladıkları veriler ile doldurmuşlardır. Batı’da uzun bir dönem Türkler ve onların yarattıkları kültür evreni medeniyetten uzak halk olarak tanımlandığı için derleme yapılacak saha olarak görülmüştür. Bu sebeple de Türklerin yaşadıkları coğrafyada özellikle 19. yüzyılda yoğunlaşan ve günümüzde de yoğun bir şekilde sürdürülen saha çalışmalarının varlığını devam ettirmesini sağlamıştır.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında saha çalışmalarına önem verilmeye başlandığını Halk Evlerinin yayın organlarında ve Türk Ocağı gibi kurumların dergilerinde saha çalışmaları ile toplanan verilerin yayınlanmaya başladığını görmekteyiz. Cumhuriyet ile bir anlamda saraylardan halka ve sahaya inildiğini söylemek yanlış olmaz diye düşünüyorum. Cumhuriyet’in ilk yirmi yılında bu konuda hatırı sayılır saha çalışmaları yürütülmüştür. Ama yeterli olmaktan çok uzaktır. Özellikle Türk kültürünün zenginliği düşünüldüğünde mevcudun belirli bir kısmının saha çalışmaları ile toplanmaya çalışıldığını söyleyebiliriz. Cumhuriyet ile kurulan Üniversitelerde de saha çalışmalarına dayalı çalışmalardan ziyade metin merkezli çalışmalara yoğunlaşılmıştır. Metin merkezli çalışmaların artışı saha çalışmalarının azalması sonucunu doğurmuştur.

Saha çalışmaları maddi ve manevi birçok zorluğu beraberinde getirdiği için birçok araştırmacı masa başı metin ya da arşiv merkezli çalışmalara yönelmiştir. Gelişmiş ülkelerdeki araştırma kurumlarında saha çalışması merkezli çalışmaların yoğun bir şekilde yapılmaya devam ettiğini görmekteyiz. Hatta şunu rahatlıkla diyebiliriz ki kendilerine ait olanı kayıt altına alan birçok gelişmiş ülkenin araştırmacıları farklı olan ile ilgili saha çalışmalarına yönelmişlerdir. Ülkelerinden çok kapsamlı saha çalışmalarına dayalı proje destekleri almaktadırlar. Bizim geç kalmışlığımız geleneksel olan birçok unsurun kayıt altına alınamadan yok olmasına neden olmuştur. Özellikle sözlü aktarımın güçlü olduğu Türk kültürü açısından yaşam ve aktarım ortamını kaybeden unsurların tespiti günümüzde mümkün değildir.

  • Peki, hocam bunu bize anlatır mısınız; Alevilik konusunda Alan Araştırmalarıyla neyi ifade ediyorsunuz? Alan niçin önemli, bugün halen önemli mi? Bugüne kadar neler yapılmalıydı, neler yapılamamış?

Alan araştırması çalışmalarının problemlerinden ve eksiklerinden kısaca bahsettikten sonra asıl konumuza gelirsek Alevi toplumu üzerine son yirmi yıla kadar gerçek anlamda bilimsel disiplinle yapılmış bütüncül bir saha çalışmasından bahsetmek bana göre mümkün değil. Alevi inanç sistemi kapalı toplum olması sebebi ile yazılı aktarımdan çok sözlü aktarım ile bilgi dağarcığını aktarmaya devam etmiştir. Geleneksel yapı inanç zümresinin anlaşılmasında ve tanımlanmasında birçok problemli önermelerin ortaya konulmasına neden olmuştur. Öncelikli olarak şunu net bir şekilde tecrübelerimle söyleyebilirim ki saha çalışmaları ile Alevi toplumun temel dinamiklerini kaydetmeden toplum üzerine yapılacak yorumların ayakları yere basmaz. Alevilik konusu üzerine çalışmaya başladığımda her bilim insanı adayının yaptığı gibi mevcut literatürü okumaya başladım. Okudukça zihnimdeki bilginin netleşip ve konu üzerinde derinlikli bilgiye sahip olacağımı düşünürken her okuduğum eserde zihnimde daha bulanık bir veri havuzu oluştu. Saha çalışmalarına başladığımda ise soru işaretlerinin cevap bulmaya başladığını gördüm. Alevilik üzerine çalışan her araştırmacı öncelikli olarak mevcut bilgi havuzunun bulanıklığından bir kepçe tasına alıp yola çıkmaktadır. Zaten kapta bir kepçe de Sünni toplumun tanımlaması vardır. Daha da önemlisi araştırmacıların birçoğunun zihninde bir Alevi tanımı vardır ve buna uyanı kabul etme eğilimi yüzünden tespitlerinden istediklerini yorumlamayı tercih eder. Son otuz yılda Alevi toplumu içinden çıkan araştırmacı ve inanç mensuplarının mevcut literatüre ve iftiralara cevap niteliğindeki belirli bir amaçla yazılan eserlerdeki metodolojik yaklaşım problemleri ve benzer ifadeler sahaya inmekten başka bir çıkış kapısı bırakmamaktadır.

Devamını oku: YRD. DOÇ. DR. MEHMET ERSAL'la Söyleşi

Kategori: Bilim İnsanları (Akademisyenler)

ÂŞIK KADİR TÜRK’le Söyleşi

Salı, 02 May 2017 11:35 tarihinde yayınlandı. | Ayhan AYDIN tarafından yazıldı. | Yazdır | e-Posta | Gösterim: 2886

ÂŞIK KADİR TÜRK’le Söyleşi

Sevgili ozanım nereden ve ne zaman doğmuşsunuz?

1950’de Tokat Turhal Çaylı Köyü’nde doğmuşum.

Çocukluğunuz köyde mi geçti?

Köyde geçti.

Köyünüzden bahseder misiniz, nasıl bir köydü, yaşam koşulları nasıldı?

Vallahi köyümüz ilk zamanlarda çok varlık bir köy değildi. Köyümüze bir kanal geldi, köyümüzün kendi gücüyle oldu, köyü suya kavuşturdu. Köy o zaman kalkındı. 1958’ler olsa gerektir.

Köyümüzün dağında pek orman yoktu. Önceden varmış. Bundan otuz, otuz beş yıl önce, benim abim on beş yıl kadar muhtarlık yaptı. Onun zamanında köyün dağını ormana verdi. Şu anda bizim köy ormanlık bir oldu.

Peki, gelenekler görenekler var mıydı, köyünüz cem cemaat olan bir köy müydü?

Önceden çok güzel bir topluluğumuz vardı, cem cemaat devam ediyordu. Şimdi de var ama eskiden daha fazla varmış.

Dedeler var mı?

Dedeler dışarıdan geliyor. Biz Hubyar talibiyiz, Hubyar Ocağı’ndan geliyor. Hepsi de Hubyar’a bağlıdır.

Köyde neler yaptınız, ne zaman köyden ayrıldınız?

Çiftçilik yaptım. 1970’de askere gittim. 72’de askerden tekrar köyü döndüm. Ve traktör şoförlüğü yaptım. Daha sonra Tokat - Turhal ilçesinde on sene taksicilik yaptım. Ve sene 1985’de ilk kasetimi çıkardım. O gün bugün devam ediyorum, on iki kasetim oldu.

Bu şiir aşkı, saz aşkı ne zaman başladı?

Bu askerden geldikten sonra başladı. O zamana kadar saz filan çalmıyordum.  Komşumuza saz çalan hem dede hem âşık olan birisi gelmişti.  O zamana göre çok güzel çalıyordu. Duygulandım, dede ben bu sazı çalamam mı, dedim. Sesim güzeldi. Çalarsın senin aşkına, kabiliyetine bağlı, dedi. Turhal’a gittim, Ulutepe Köyü’nden Mustafa Kılıç isminde bir sazcı vardı. Ona dedim ki, bana bir saz yapar mısın, dedim. Benim o köyden olduğumu biliyordu. Dedi ki, Kadir dedi, sen bu yaştan sonra âşık mı olacan, seni kim dinleyecek, dedi. Ve dedim ki sen bana bir saz yap ta öğrenirsem öğrenirim, dedim. Çalarsam çalarım, yoksa bir saz çalan gelir, bilen gelir, duvardan alır o çalar ben de zevk alırım, dedim. O zaman bana iki üç traktör kum getir de dedi, ben sana bir saz yapayım, dedi. O zaman abimin traktörü vardı. Ondan traktörü aldım, üç traktör kum götürdüm sazcıya. Ama bende öyle bir aşk var ki, yerimde duramıyorum. Geliyorum, saz ne zaman çıkacaksa, o gün geliyorum yine çıkmamış. Üç dört gün orada otelde kaldım, köye gitmedim. O zaman taksi yoktu, araba yoktu. Üç dört gün otelde yattım. Geliyor bakıyor ki, orada bekliyorum. Eve gitmedin mi, diyor. Ben sazı çıkarmadım. Anlaşıldı sen sazı almadan gitmeyeceğin, dedi. Sazı çıkardı aldım köye gittim. Gittim ama 4 kız kardeşim var dört erkeğiz 8 kardeşin en küçüğüyüm iki katlı evimiz var.

1970’de ayrıldık her birimize iki tane oda düşüyor. Bir alttan bir üstten iki oda düşüyor. Sazı çalmasam öğrenemiyorum. Abilerim karşı çıkıyorlar, senin tantananı mı dinleyeceğiz, git samanlıkta mı çalacaksın, nereden çalarsan çal, diyorlar. Ama ben bunları dinlemiyorum tabii. Gündüz tarlada çalışıyorum. Eve zor düşüyorum, gece üçe kadar da saz çalıyorum. Zor eve geliyorum, çok meraklıyım. O zaman köyümüzde Âşık Kamil diye saz çalan birisi vardı. O zaman usta mallarından çalıp söylüyordu. Ona sazımı ayarlattırıyordum. Ama bir iki derken bozuluyordu. Derken bir torba tel aldım, kırıldıkça takıyordum. Öyle öyle derken, sazı öğrendim. Teybe sesimi çekiyorum, dinliyorum. Filanca adam bunu nasıl çalıyor, ben de çalınca nerede hata yapmışım diye kendi kendime hatalarımı buluyordum, öylece öğrendim.

Bizim ilçemizde, o zaman taksicilik yapıyorum, hem de sazı öğreniyorum. Mihrican Bahar, Ali Kızıltuğ, Abdullah Papur… Onlar konsere geldiler Turhal’a. Önlerine geçtim dedim ki, Ali Abi ben de program alabilir miyim, dedi. O da benim programım dolu, dedi. Ve onları tanıyan bizim orada Sucu Rıza denen birisi vardı. Onlarla samimiydi. Onun yanına gittim. Rıza abi böyle böyle dedim. Sahneye çıkacağım, dedim. Onlar çıkarmıyorlar dedim. Sazını al, o saatte gel dedi. Ben seni çıkaracağım dedi. Sazı aldım, sinemanın kapısından baktım ki, adım atmaya yer yok. Dedim ki ben burada saz çalamam. Ben bu kadar kalabalıkta saz çalamam dedim. Derlerdi ki, âşıklar içmeden sahneye çakmaz derlerdi. Bakkala gittim, dedim ki, Ali abi dedim bana bir küçük rakı açar mısın, dedim. Bende heyecan var, sahneye çıkacağım, dedim. Ufaklığı içtim. Adam demiş onlara… Onlar beni bekliyorlar. Artık kimseyi tanımıyorum. Dediler ki hadi çabuk, bir tane söyleyecen, dediler. Bilmiyorlar ki, daha yeni yetişiyorum ama aşkım çok. Halk da benim yüzde doksanı bilmiyorlar. Beni şoför olarak biliyorlar. Halk şaşırdı. İsteriz isteriz dediler. İki derken üç dört tane türküyle indim. O günkü program beni çok etkiledi ve bu aşamaya getirdi.

Devamını oku: ÂŞIK KADİR TÜRK’le Söyleşi

Kategori: Ozanlar

Ozanların Dostluk Yolunda İlerleyen: NECLA YILDIRIM’la Söyleşi

Salı, 02 May 2017 11:32 tarihinde yayınlandı. | Ayhan AYDIN tarafından yazıldı. | Yazdır | e-Posta | Gösterim: 1405

Ozanların Dostluk Yolunda İlerleyen

NECLA YILDIRIM’la Söyleşi

Necla Hanım nerede ve ne zaman doğmuşsunuz?

Malatya Arguvan Koyuncu (Gürge Köyü)’nde 1964 (nüfus cüzdanında 1968 görünüyor) doğmuşum.

Peki, çocukluk ve çok sevgili Veli Akkol Dedemizin köyü de olan Gürge’den bahsedelim biraz?

Çocukluk günlerim, 6 yaşında annemin vefatı,  5 yıl sonra babamın vefatı öksüz ve yetim olarak okulları bitirmem, abimin yanında büyümem gibi nedenlerle, çok da kolay bir çocukluğum olmadı demeliyim; yokluk, sevgisizlikti beni pişiren. Bir bayramda bir babayı, anneyi kucaklayamamak, annenin kendi çocuğunu okula gönderirken, benim onları kenardan seyretmem, beni çok etkiliyordu. Hayata o yaşta bu acılarla başlamak, bir çocuk ruhuyla bunları yaşamak gerçekten de çok zordu.

İlkokul köyümde okudum, ortaokulu da. Liseye gidemedim. Öğretmenim beni çok seviyordu,  onu mutlaka illahi ki okutun, derdi. Annem, babam yoktu benim yanımda, orada sahipsizlik nedeniyle okuyamadım.

Köyden başka hangi hatıralar var, arkadaşlar, oyunlar, hep mahsunluk mu?

Maalesef hep mahsunluk var. Mutlu olduğum günü hatırlamıyorum bile. Gerçekten de çok zordu.

Köyde ne kadara yaşadınız?

Ben artık o köyden kurtulmak istiyordum. Köy beni sıkıyordu. Köyümü çok seviyordum ama acılar nedeniyle oradan kaçmak istiyordum. Ben sanıyordum ki ben oradan kaçınca acılar beni bırakacak, ben rahatlayacağım.

Okuldan sonra, 17 yaşında eşimle tanıştım, evlendi.

(Bu arada eşi söze giriyor)  Bu evliliğin arkasında da bir öykü var; annelerimiz kız kardeş. Annem kardeşine demiş ki, onu yıkarken, ben oğlan doğuracağım ve bu kızı benim oğluma alacağım, demiş. Bizim bundan hiç haberimiz olmadı. Biz kırk yaşına geldikten sonra haberimiz oldu.

(Ozan söze giriyor) Babamın kardeşi, halam bu hikâyeyi bize anlattı. Biz de bilmiyorduk. Eşimin de anne babası yoktu. Ebem bana bakıyordu. Biz de belli bir seviyeye gelince, siz birbirinizi alın, bir yuva kurun, dedi. Onun önayak olmasıyla bu evlilik gerçekleşti.

Ayhan Bey ben yaşamımı aslanda yazıyorum. Hatta bu güç bile olsa, bana çok zor gelse de kaleme döküyorum yaşadıklarımı. O acıları yazmak bile bana onları yeniden yaşatıyor. Bir zaman yarım kaldı. Ama hedefim yaşamımı kitap haline getirmek.

Evlendikten sonra ne yaptınız?

Eşimin babasının Mişedi yeni ismiyle Yamaç köyündendi. O henüz askere gitmemişti. Onunla evlendik. Askere gitti, 1985’de askerden geldi köye, üç beş ay sonra İstanbul’a göç ettik. Yaşamımızı burada sürdürüyoruz.

Peki, ilk şiir deneyimleri, saza söze ilginiz ne zaman başladı?

Çocukluktan beri bu vardı. Hatta ben cemlere giderdim. Sazın tınısı benim ruhumu alıp başka yerlere götürürdü. O sevgi hiçbir zaman içimden çıkmadı.

 İlk şiiriniz hatırlıyor musunuz, ne zaman yazdınız?

1999’da yazmışım. Yazmaya da devam ediyorum. Şiirlerimi henüz kitaplaştıramadım. İnşallah bir gün hayat öykümü ve şiirlerimi kitaplaştırmak istiyorum.

Devamını oku: Ozanların Dostluk Yolunda İlerleyen: NECLA YILDIRIM’la Söyleşi

Kategori: Ozanlar

Diğer Makaleler...

  1. Ozan HÜSEYİN ERDOĞAN’la Söyleşi
  2. Dedeler ve Bazı Sorular…
  3. HACI CIRIK’LA SÖYLEŞİ
  4. ŞEYH BEDREDDİN - Uzun İnce Bir Yol
  5. ŞAHKULU BÜYÜK OZANLAR BULUŞMASI
  6. ALİ MERDAN BULUT DEDE
  7. Halk Ozanı BİNALİ AKTAŞ İle Söyleşi
  8. Ressam GÜLLÜZAR FİLİS TONKUŞ’la Söyleşi
  9. UZUNKÖPRÜ VE EDİRNE'YE GEZİ...
  10. SEFA ÖZTÜRK DEDEYLE SÖYLEŞİ

Sayfa 59 / 94

BaşlangıçÖnceki54555657585960616263SonrakiSon

Ayhan AYDIN İnternet Sitesi  erenler@ayhanaydin.info E POSTA

İLKEZGİ SANATEVİ SİTE VE TEMA TASARIMI MUSTAFA KARAÇİFTCİ 0542 559 11 80.