• Ana Sayfa
  • Ayhan Aydın
    • Özgeçmiş
    • KENDİMLE İLGİLİ KISA BİR DEĞERLENDİRME
    • Ayhan Aydın Arşiv Listesi
    • ŞAHKULU SULTAN DERGAHI GÖRSEL ARŞİVİ
    • Hakkındaki Yazılar
    • Hakkındaki Şiirler
    • Hakkındaki Haberler
  • Şiran
  • Söyleşiler
    • Dedeler
    • Babalar
      • BABAGAN (BALIM SULTAN ERKANI) KOLU
      • ÇELEBİLER KOLU
      • SULTAN SÜCEATTİN VELİ OCAĞI (DERGAHI) KOLU
      • ALİ KOÇ KOLU
    • Ozanlar
    • Yazarlar
    • Aydınlar Gazeteciler
    • Bilim İnsanları (Akademisyenler)
    • Kanaat Önderleri
    • Kurum Temsilcileri
    • Sanatçılar
    • Hocalar Mürebiler
    • İzzettin Doğan
  • Gezi Notları
    • Anadolu
    • Avrupa
      • Batı Avrupa Gezi Notları
    • İran
    • Suriye
    • IRAK
  • Yazılar
    • Basındaki Yazılar
    • Denemelerim
    • Etkinlik Haber Yorum
    • Cem Vakfı Yazıları
    • Kitapların Dünyası
    • Şiir Denemelerim
  • Kültür Sanat
    • Kültür Dünyası Söyleşileri
    • KÜLTÜR SANAT YAZILARI
  • Ahmet Hezarfen
    • Ayhan Aydın Kitap Yazıları
    • Osmanlı Arşivinde Aleviler Bektaşiler
    • Diğer Çeviri Belgeleri
    • Yazıları- Anıları - Görüşleri
    • Ahmet Hezarfen'le İlgili Yazılar
    • Ahmet Hezarfen Balkanlar(Rumeli)
    • Dergahlar Türbeler
      • Balkanlar Rumeli
        • Bulgaristan
          • Otman Baba
          • Demir Baba
          • Akyazılı Sultan
          • Ali Koç Baba
          • Elmalı Baba
          • Hüseyin Baba
          • Dallı Ali Baba Türbesi
          • Yunus Abdal
          • Saçlı Koçlu Babalar
          • Alan Mahallede Ali Baba Türbesi
        • Makedonya
          • Sersem Ali (Harabali) Baba
          • Sarı Saltuk
          • Hıdır Baba
          • Cafer Baba
          • Üsküp Halveti Tekkesi
        • Yunanistan
          • Seyyid Ali (Kızıldeli) Sultan
          • Ece (İce) Sultan
          • Nefes Baba
          • Atatürkün Evi Selanik
      • İran
      • Suriye
      • Diğerleri
      • Anadolu
        • Hacı Bektaş
        • Sultan Sucaettin Veli
        • Abdal Musa
        • Kolu Açık Acim Sultan
        • Seyyit Garip Musa
        • Haydar Sultan
        • Diğer
      • İstanbul
        • Şahkulu Sultan
        • Kurucu Ahmet Sultan
        • Garip Dede Türbesi
        • Erikli Baba Türbesi
        • Nafi Baba (Şehitlik)
        • Karaağaç
        • Karyağdı
        • Duvar Baba
    • Semahlarımız
      • Rumeli Semahları
      • Anadolu Semahları
      • Sultan Sucaettin Veli Ocağı-Dergahı Semahları
    • Atatürk Fotoğrafları
    • Etkinlik Fotoğrafları
      • Türkiye
      • Balkanlar
      • Avrupa
      • Diğer
    • İnanç Önderleri
      • Dedeler
        • Fetfi Erdoğan Dede
        • Aşık Ali Metin Dede
        • Hüsamettin Aydın (Seyyid)
        • Nevzat Demirtaş
        • Musa Küçük
        • Veli Akkol
        • Hüseyin Orhan
        • Celal Arslan
        • Dedeler Diğerleri
      • Babalar
        • Hakkı Saygı
        • Abidin Harman
        • Mehmet Şilli
        • Reşat Bardi Dedebaba
        • Babalar Diğerleri
      • Zakirler
      • Çelebiler
      • Dervişler
    • Cemlerimiz
    • Yazarlar
      • Abidin Özgünay
      • Baki Öz
      • Cahit Tanyol
      • Mehmet Yaman Dede
      • Mehmet Yardımcı
      • Refik Engin
      • Şevki Koca
      • Ahmet Hezarfen
      • Yazarlar Diğer
    • Ozanlar
      • Adil Ali Atalay (Vaktidolu)
      • Ahmet Akar
      • Ali Ekber Çiçek
      • Aşık Durmuş Günel
      • Aşık Veysel
      • Hüseyin Çırakman
      • Hasan Papur
      • Hüseyin Yorulmaz (Seyfili)
      • Aşık İhsani
      • Mahzuni Şerif
      • Muharrem Yazıcıoğlu
      • Murtaza Şirin
      • Müslüm Sümbül
      • Telli Suna Gölpek
      • Ozanlar Diğerleri
      • Ozanlarla İlgili Simgeler
    • Gümüşhane-Şiran (Kırıntı-Yeniköy
      • Yeniköy (2010) Sayı Sayma Oyunu
      • Yeniköy Kış - Güssün Aydın Cenaze 2000
      • Kırıntı Yeniköy Düğün 2003
      • Kırıntı Yeniköy
    • Ayhan Aydın
      • Hısım Akrabalarım-Arkadaşlarım
      • Cem Tv Proğramlarım
      • Ayhan Aydın Resimleri
      • Ayhan Aydın'ın İstanbulu
      • Ayhan Aydının Manzaraları Şehirleri
  • Önemsediklerim
  • Konuk Yazarlar
  • Site Haritası
  • Balkanlar (Rumeli)

Kırıntı’lı Öyküler

Pazartesi, 27 Temmuz 2026 21:59 tarihinde yayınlandı. | Ayhan AYDIN tarafından yazıldı. | Yazdır | e-Posta | Gösterim: 0

Kırıntı’lı Öyküler

 

Değerli dostlar,

Sevgili okurlar,

 

Yaşam inanılmaz zenginlikler belki mucizeler barındıran benzersiz bir macera alanı aslında.

Güne sıradan bir güne başlar gibi başlarsınız belki öyle sürüp gider dağların arkasında batan güneşle birlikte biter bir gün, bir ömür.

Ama yine güne aşkla, sevgiyle, merakla, çileyle, gerçek bir duyguyla başlarsanız gün şafakla başlayıp, arkasından sizi kendisine bağlayıp son ışıltılarına kadar gözünüzü alamadığınız güneş aynı güneş, dağlar aynı dağlar olmaz…

Yani hayatı nasıl tutarsanız, nasıl yaşarsanız öyle gider ömür dediğiniz bilmece…

Aslında her şey sizin elinizde, dünya denen bilinmezlikler diyarı sizin bakışlarınızda gizlidir.

Hiç kimsenin yaşamı sizlerin tahmin yürüttüğü gibi belki sizinkinden daha iyi değil, birçoğunun yaşamı belki sizin yaşadıklarınızdan daha kötüdür.

Bugünden düne, geçmişe bakmak da böyle bir şeydir. Bizler tarih kitaplarıyla, romanlarla, öykülerle, bizlere anlatılanlarla eskileri anlamaya çalışıyoruz.

Buna da ne kadar kafa yoruyoruz, ne kadar merak ediyoruz, o da ayrı bir mesele.

Yaşam sürprizlerle dolu, tek düze bir hayat yok aslında. Nice nice yaşanmışlıklar, bir yerlerde gizlenmiş acı gerçekler, bazı tatlı anılar, yaşamın tek düzeliğine meydan okuyor.

Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını her defasında deneyimlese de insanoğlu, hiç zaman geçmiyor, hemen unutuyor.

Belki de evrenin döngüsü böyle işliyor, insan beyni tüm yaşanmışlıkları, tüm acıları hafızasında tutsa, o yükü kaldıramayıp yok olup gidecektir.

Yine de beyin alabileceğini alır…

Yürek, gönül, hafıza dediğimiz ve beyinden de daha geniş bir duygu alanı olan büyük bir evrende ise çok şeyler saklıdır.

 

Evet, dağların eteğindeki Kırıntı Köyü’nde de tüm köylerde olduğu gibi nice nice evrenler saklı.

Burada da her insan bir öyküdür, her yaşam bir kitaptır.

Bu boş bir söz değildir. Yeryüzündeki hiçbir insan bir başkasının hayatının aynısını yaşayamaz. Yeryüzündeki tüm insanların farklı bir yaşamları, farklı bir dünyaları, farklı kimlik ve kişilikleri, yaşadıkları benzersiz bir yaşamları vardır.

Coğrafya belki tümüyle kader değildir ama o derin oylumlu vadilerin diplerinde saklı olanlar her bir toplumu, her bir bireyi birbirinden farklı kılar, onları benzersiz yapar.

 

Sefa Öztürk

 

Zaman zaman görüştüğüm, candan bir insan olduğunu, yöremizin kültürüyle yakından ilgili olduğunu bildiğim çok sevgili Sefa Öztürk’ün böylesine güzel öyküler, anılar kaleme aldığını yazdığı kitabı okuyana kadar bilmiyordum.

İki ay kadar önce aramızdan ayrılan Haskıs Teyzemden sonra, Fransa’da sonsuzluğa göçen teyzem Ektibar Aydın’ın cenazesi için de memleketimiz olan Gümüşhane Şiran Yeniköy’e gitmiş, derin bağlarla bağlı olduğumuz ve candan sevdiğim Cemal – Çeşminaz Aydoğan’ların Kırıntı’daki evlerine mihman olmuştum. Her gezide olduğu gibi yanımda üç dört kitap olmasına rağmen, Sefa Öztürk abimizin Cemal Aydoğan’a imzalayıp verdiği “Kırıntı’lı Öyküler” kitabını elime almamla yarısını okumam bir oldu. Yol boyunca kitabı bitirmiştim. Daha sonra bir başka yolculuk girdi araya, yazı bugüne kaldı.

 

Kırıntı’lı Öyküler

 

Bir kere Sefa Öztürk derin bir hafızaya sahip, bizzat duyduğu veya kendisine aktarılanlarla zenginleşen anlatıları olduğu gibi kaleme alırken, öykülerin, anıların, kişilerin yaşadıklarının, köy tasvirlerinin aslına sadık kalmış.

Tarihin içinden çıkan birer kahraman hüviyetindeki kişilikler her zaman, her yerde göreceğiniz insanlar da değiller.

Kendi köyünün, hatta bir kısmı yakın akrabası olsalar da, birebir tanıdığı insanların betimlemeleri, kişilik ve karakter özellikleri ve asıl yazıyı oluşturan anılar, ilginç öyküler onun özünde başarılı bir edebiyatçı kimliğinin de olduğunu gösteriyor, betimlemeleri çok başarılı ve çok güzel.

Sefa Öztürk Kırıntı’lı Öyküler de Anadolu’nun çileli bir coğrafyasından kişi, yöre, tarihi olgular üzerinden bize ciddi bazı bilgiler de aktarıyor.

Buradaki öyküler daha çok bir tarihi döngü içindeki bir köyün insanlarının dramlarını kayıt altına aldırıyor.

Kırsal kesim insanın en büyük açmazı geçim derdidir.

Verimsiz topraklara sahip Şiran’da, Gümüşhane’de, Anadolu’da geçim her zaman çok güç şartlar altında sağlanabilmiştir. Çünkü coğrafya ekime – dikime çok elverişli olmayan, dar alanda çok ürün almayı gerektirirken toprağın, özellikle sert kış şartlarının, karasal koşulların, yükseltinin buna elverişli olmamasından dolayı insanların büyük mağduriyetler yaşadıkları bir coğrafyadır.

Sefa Öztürk’ün başarılı bir şekilde dile getirildiği gibi, savaş, seferberlik, zoraki göç olguları insanları bulundukları çevreden uzaklaşmak zorunda bırakırken, aslında sonra olabilecek bir önemli sosyal olgunun, “göç” olgusunun da Kırıntı’lı insanların yaşamlarının ayrılmaz bir parçası haline gelmesini sağlamış.

Bu kitap; aslında unutulan, bazen unutulmak istenen ama derin acılarıyla hiçbir zaman unutulmaması gereken Osmanlı’nın son dönemi, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki yoğun savaş, ekonomik güçlüklerin derin izlerinin anılar, insan öyküleri aracılığıyla gün yüzüne çıkmasına vesile olmuştur.

Kimi tarihsel bilgilerin de yer yer aktarılması kitabı daha da gerçekçi kılmış, kişilerin ve anıların özüne dokunmadan coğrafya – tarih bütünlüğünde bazı sözlü aktarımların, özel bilgilerin yerel tarihçiliğin genel tarihi anlamamız için nasıl bir kılavuzluk yaptığını da bu kitap göstermiş oluyor.

Seferberlik denen dönemde 1915’lerde Kırıntı Köyü (elbette yakındaki Yeniköy’de) tümüyle boşalıyor/ boşalttırılıyor. İnsanlar çok da istemeyerek emirlere uyarak hiç bilmedikleri coğrafyalara dağılmak zorunda kalıyorlar. Bu savaş ortamında zorunlu yapılan bir uygulama olsa da; bir insan topluluğu için toplu göç, toplu travma demektir. Doğup büyüdüğü, yaşadığı toprakları terk etmek zorunda kalmak hiçbir şekilde kolay olmamıştır. Çok derin ekonomik sorunların yanı sıra çok engebeli dağlık bir alanda ulaşım olanaklarının olmadığı bir zamanda göç etmek yöre insanının hafızasına derin bir şekilde kazınmış, derin ekonomik sıkıntılar belki de bugünkü bazı davranış kalıplarının belirginleşmesine neden olmuştur.

Yöre insanı öyle derin bir yoksulluk çekmiştir ki, ekonomik olarak rahata kavuşmak için insanüstü bir gayret göstermiş, belki de bugün artık yoksul denecek durumlarının olmamasının altında geçmişte yaşadıkları derin ekonomik sıkıntılar yatmaktadır.

Bazen “Kırıntı’nın acları” gibi küçümseyici ifadelerin altında insanlığı yiyip tüketen savaşların yoklukların farklı yansımaları vardır… (Kırıntıllılarda insan hiç aç kalmaz,  en fakir evdeki “çökelik, turşu” insanları ve insanlığı doyurmaya yeter. :)) )

Bu kitap şu açıdan da çok önemli; burada bize bir köydeki insan topluluğunun nasıl, ne şekilde yakın çevre veya uzak çevreye gidebileceğini, inşaatçılıktan, çorap- boncuk vb.satıcılığına, eski lastik toplayıcılığına kadar ne kadar farklı işlerde çalışarak ayakta kalmak için çaba harcadıklarını da gösteriyor.

 

“Eski Takvimle” Mart’ın 9’unda yaklaşık 22 Mart (Sultan Nevruz) nerelerde olurlarsa olsunlar, nereye çalışmak için, yaşamını sürdürmek için giderlerse gitsinler yöre insanın birbirleriyle anlaşarak o tarihlerde yine bir yerde toplanıp köye döndüklerini, yerel eğlenceye, köydeki ortak sevince, bayram’a katıldıklarını anlıyoruz.

Canik illeri hep duyduğumuz Doğu Karadeniz’in bir bölümü yöre insanın çok yoğun bir şekilde gittikleri altı ay kadar kaldıkları yöreler. (Bu arada bu Yeniköy Köyü için de geçerlidir.) Kırıntı Köylülerinin çoğu, Seferberlik yıllarında alıştıkları iklimi daha yumuşak, toprağı daha bereketli, insanı kısmen daha anlayışlı, geçimin daha kolay olduğu Karadeniz sahil yerleşimlerine giderek farklı işlerde çalışarak geçimin yolunu tutmuşlardır.

Zaman içinde Türkiye’nin, hatta dünyanın dört bir tarafına yayılan Kırıntı Köylülerinin bağırlarında yurt özlemi olsa da, “Kırıntı’nın Taşları, Dağları, Bayırları” hiçbir zaman insanların karnını doyuramamıştır. Çünkü yaşam için gereken arazi çok çok azdır. Yörede ekim – dikim işini, bir ailenin sene boyunca geçimin sağlayacak tarlalar yoktur.

Sevgili Sefa Özkürk kitabında yalın bir dil kullanırken, yöre insanın şive dediğimiz yerel söylemlerini yoğun bir şekilde işleyerek aslında önemli bir iş yapmış, birebir konuşma dilini yazıya aktarıp, bazılarının önemsemediği, küçümsediği çok değerli bir farklılıkla, bu konuşma dilinin, kelimelerin kayıt altına alınmasını sağlamıştır.

 

“ – Allah yoluyzu, iziyzi açuh etsin, Aliynen Muhammed gılavuzuyuz olsun, On imamlar yoldaşıyız olsun. Yolda izde dikkat edin, birbiriyze muhat olun, eyi geçinin. Urubalarıyzı mökkem geyinin, üşütmeyin. Nerde galıysız bu yıl? “ (Sayfa: 132)

 

Sefa Öztürk kitapta çok samimi bir üslup yakalamış, belli kalıplara kendisini hapsetmemiş, gönlünden geçenleri, gerçekçi, duygusal, sevgi dolu bir hitap şekliyle kaleme almıştır.

Her birisi gerçekten birbirinden ilginç öyküler içinde beni en derinden etkileyen ise “Bahtsız Güssün” öyküsüdür. Öyküyü okuyunca gerçekten çok hüzünlendim, o gece yatamadım. Yaşanmış bir öykü… Anadolu’da kadın olmanın derin acısı… Derin bir dram var öyküde…

Yine benim de tanıyıp candan sevdiğim Hüsnü Amca’nın (Hüsnü Aydoğan)’ın başından geçenler de insanımızın yaşadığı ama çok bilinmeyen komiklikten ziyade derin bir acının belgesi gibi ortada duruyor.

Ali Baba yani Cin Ali diye duyduğumuz büyüğümüzün yani Sevgili Sefa Öztürk’ün kendi dedesinin öyküsü de çok ilginç. Büyük binalara çok ilgi duyan bir Anadolu insanı, üniversite okuyan torunu (Sefa Öztürk) ile birlikte İstanbul’u geziyor. Benzersiz gözlerle büyük binalara, insanlara, insan kalabalıklarına bakıyor… Tarihin için çıkıp gelen bir piri fani, üniversite okuyan torunuyla İstanbul sokaklarında... Diğer öykülerindeki gibi burada da Sefa Öztürk içinde olan öykücü kimliğiyle aslında kendi yaşadığı bir olay olmasına rağmen olaya dışarıdan bakan gerçekçi bir gözle, gözlemle bir günün anısını çok güzel kaleme almayı başarmış.

Kitaptaki önemli vurgulardan birisi de, Osmanlı’nın Son Dönem Savaşları, Kurtuluş Savaşı, Asker Öyküleridir…

Bu kitapla anılıyoruz ki, bugün bizlerin, gençlerin hemen çoğumuzun bilmediği, unuttuğu şekliyle yöreden, Kırıntı’dan onlarca insanımız “şehittir”. Kitap içinde Mısır’da, Kafkas cephesinde Rusya’da kalanların, onların yaşadıkları çok derin acıların öyküleri de var. Onlarca kayıp var… Yemen illerine giden, yurdun dört bir tarafına giden yıllar yılı askerlik yapan, birçoğu geri dönmeyen öyküleri bile tam bilinmeyen onlarca insanın varlığı da bu kitapla canlı bir şekilde kayda geçiyor.

Köyde ilk fotoğrafı çeken köye gelen öğretmen, okumaya gidenlerin yaşadıkları, onca güçlükleri yenip, gurbet elden geldikten sonra evin yıkılmasıyla evin altında kalsa da sağ kurtulan yine önemli bir öykü kahramanı Sarısakıl, müzik aletleri kullanmakta mahir “”Gahirgillir”…

Gerçekten her birisi çok başarılı öyküler…

 

Sonuçta; Sefa Öztürk’ün içimizde nice nice değerler olduğunun somut bir delili olarak bize sunduğu kitapla hem genel kültüre, hem de yöre yerel tarihine katkı sunan, sadece birer basit gülünecek anlatılar değil de, karanlık tarihin içinden sızıp gelen ışık huzmeleri gibi, geçmişle geleceği birbirine bağlayan çok önemli bir iş başarmış.

Kendisini canı gönülden tebrik ediyor, yeni kitapların şimdiden dört gözle bekliyoruz…

Kitabı herkese tavsiye ediyorum…

 

Cümle seven gönül ehli insanlarımıza

Muhabbetlerimle…

 

Ayhan Aydın

22 Temmuz 2026

 

Sefa Öztürk, Kırıntı’lı Öyküler, Himalaya Yayınları, İstanbul, 2026

Kategori: Kitapların Dünyası

PROF. DR. AFŞAR TİMURÇİN (2.) LAİKLİK ÜZERİNE

Pazartesi, 27 Temmuz 2026 21:58 tarihinde yayınlandı. | Ayhan AYDIN tarafından yazıldı. | Yazdır | e-Posta | Gösterim: 0

Prof. Dr. AFŞAR TİMUÇİN’LA SÖYLEŞİLER (II)

 

Laiklik Üzerine

 

Türkiye terimlerin, kavramların birbirlerine karıştırıldığı, kısır tartışmalarının boş yere alevlendirildiği bir garip ülke. Bazen hakkında ansiklopediler dahi yazılan bazı kavramların gerçek anlamlarının sınırını hiç bilmediğimiz ortaya çıkıyor. Öyle ki bazı durumlarda salt o kavram hakkında sağlıklı bilgi almak bile birçok ‘araştırma’dan daha önemli oluyor.

 

Sevgili Hocam, siz de bu durumu yazılarınızda sık sık vurgulayan bir bilim adamısınız. O yüzden size lafı uzatmadan sormak istiyorum, laiklik nedir?

 

Yeniçağ’ın başlarına kadar hemen tüm toplumlar dinsel değerlere göre yönetildi. İlk uygarlıklarda krallar ya da prensler ya Tanrıydılar ya Tanrı vekiliydiler. Ortaçağ Avrupa’sı Hıristiyan inancının tüm toplumsal yaşama egemen olduğu bir dönem oldu. Laiklik Rönesans’la birlikte gelen yeni yaşam düzeninin, yeni insan anlayışının bir sonucudur, sonuçlarından biridir. Feodal yaşam düzenin giderilmesinde büyük ölçüde etkili olan mutlak yönetimler Tanrı sistemine göre kurulmuş sayıyorlardı kendilerini. Ancak bu mutlak yönetimler yeni insanın dileklerine ayak uydurmakta eksik kaldıkça yerlerini demokratik eğilimlerle gelen yeni yönetim biçimlerine, özellikle cumhuriyetlere bırakmak zorunda kaldılar. Ancak bu dönüşüm birden bire olmadı. XVII. ve XVIII. yüzyıl düşünürleri bile çok zaman ‘ılımlılaştırılmış mutlak yönetim’ gibi kavramlar kullandılarsa, bu bize demokratik yaşama geçişte büyük sıkıntıların yaşanmış olduğunu ve hatta yaşanmakta olduğunu gösterir.

Yeni yaşam düzeninin ilk büyük bildiricisi John Locke (1632-1704) yeni devlet düzenin koşullarını belirlerken laikliğin de ilk gerçek tanımını ortaya koydu. Locke, ılımlılaştırılmış mutlak yönetim düzeninde din işleriyle devlet işlerini birbirinden ayırmanın, ayrıca devleti oluşturan erkleri kesinlikle birbirinden ayırmanın zorunluluğunu belirliyordu. Ona göre din ve devlet kendi içinde bağımsız olmalı, herhangi bir baskıya uğramamalıdır, ancak din hiçbir biçimde devlete etkin bir tutumla yönelmemelidir. Locke, üç erkin, yani yasama, yürütme ve yargılama erklerinin Tanrıdan değil halktan geldiğini bildirerek laikliğin temel felsefesini de ortaya koymuş oldu. Bana göre laikliği din işlerini devlet işlerinin dışında tutan yönetim anlayışı diye tanımlayabiliriz.

 

Batı’da laikliğin oluşum ve gelişimi o kültür ve uygarlığın yapısıyla ve geçirdiği evrimle ilgili bir durum mudur? Yoksa bazen laiklik kültür, uygarlık dışında da varolup gelişebilir mi?

 

Laiklik bence modern toplum yaşamının zorunlu bir sonucudur. Demokratik yaşam düzeninin zorunlu kıldığı sivil devlet, yasama, yürütme ve yargılama erkleri dışında tüm erkleri devletin dışında tutar ve bu üç erki de kesin bir biçimde birbirinden ayırır. Demokratik yaşam düzeninde bu düzenin varlığını sağlayan tüm kurumlar bu üç erkin belirleyiciliği altında etkinliklerini sürdürürler. Ne ordu, ne kilise ya da benzeri kuruluşlar devleti koşullayacak güçler oluştururlar. Bu durum Rönesans’la birlikte başlayan yeni insan anlayışının ve bu anlayışı var eden yeni üretim koşullarının, özellikle sanayi devrimiyle gelen oluşumların sonucunda ortaya çıkmıştır. Giderek küçülen ve bütünleşir görünen dünyada ordu ve dinsel kurumlar kendi işlevlerinin dışında bir işlev yüklenemeyecek konuma gelmektedirler.

 

Genelde dinler -özelde İslam- ile laiklik arasındaki ilişki nasıl bir ilişkidir? Bir din ya da dar anlamda bir Müslüman, bir şeriatçı laik olabilir mi?

 

Eski dünyada dinler yönetimleri koşullayacak ve toplumsal yaşam düzenini belirleyecek biçimde etkindiler. Ancak her din, özünde, bireyle-yaratıcı arasındaki ilişkiyi düzenlemek dışında bir yükümlülük taşımaz. İnanç bireyi Tanrısıyla baş başa bırakır. Hıristiyanlıkta Tanrıyla kul arasına kilise girer. İslam dininin güzel yanı böyle bir aracıyı gerektirmemesidir. Çağdaş dünyada yalnızca kendi öz yükümlülüklerini yerine getirmek durumunda olan, başka bir şey yükümlü olmayan din kurumları insanları inanç yolunda rahat rahat aydınlatabilecek çabalar ortaya koymalıdırlar. Bu her zaman böyle olmuyor ve inançlının hiç de böyle bir yükümlülük taşımamakla birlikte dünyayı din adına düzene koymaya kalktığı görülüyor. İnsanlar bu din dışı yönde din adına örgütlenebiliyorlar. Bence, bu dinin birtakım şeylere alet edilmesidir. Tanrı kendi adına iş yapma hakkını hiçbir inançlıya vermeden kendi etkin gücünü sürdürmektedir. Kimsenin kendini bu dünyada Tanrı vekili gibi duymaması gerekir. Bir dindar, bir Müslüman elbette laik olabilir ya da zaten laiktir, başka bir şey olmak istememelidir ve zaten başka bir şey olma hakkına sahip değildir. Çünkü modern devlet düzeni insanlara laikliğe karşı bir tutum alma hakkı vermemektedir.

Şeriatçıya gelince; bu konuda her şey bu terime verdiğimiz anlamla ilgili olacaktır. Şeriatçı kelimesinden şeriata yani dinin ortaya koyduğu kurallara saygılı insanı anlıyorsak, elbette onun da laik olması doğaldır. Ancak şeriatçıdan bugün genellikle anlaşıldığı gibi devleti ele geçirip dinin koşullarına göre devlet düzeni kurmayı düşünen adamı anlıyorsak, onun laik olması elbette kendi isteği dışında bir durumdur. Çağdaş yaşam düzeni olağan biçimlerinde laikliği bazen ister istemez bazen de isteyerek benimsenen bir koşul durumuna getirmiştir.

 

“Dünya silahların gücüyle değil ruhların çabasıyla güzelleşecek” diyorsunuz, bir yazınızda (Cem Dergisi, Sayı 33, Şubat 1994, s. 17). Bu güzelleşmede bilinçli inancın önemli bir yeri olabileceğini düşünüyor musunuz?

 

Çok zaman inanç öbür dünyayla ilgili bir yararcı tutumun anlatımı oluyor. Korkulası bir Tanrının verebileceği cezalardan uzak durmak, bu cezalara uğramamak için ne gerekiyorsa onu yapmak kaba inançlının temel eğilimini oluşturuyor. Cehennemden korkup cennete hazırlananların çok zaman basit bir kural uygulayıcısı olduğunu görüyoruz. Onlar inancın derin anlamlarıyla hemen hiç ilgili değiller. Bu yüzden, yani bu anlamlara ulaşamadıkları için, çok zaman bir inançlı temizliği taşımıyorlar ve hatta inançlı görünümlerini insanlar üzerinde baskı yapmakta kullanıyorlar. İnancın gerçek anlamına ulaşabilmek için şeriata önem vermekle birlikte şeriatla sınırlanmamak, hakikatin peşinde olmak gerekir. Yunus Emre şöyle der: “Hakikat bir denizdir şeriattır gemisi, çoklar gemiden çıkıp denize dalmadılar”, “Şeriat korucudur hakikat ordusunda, senin için korunur asıl ordu içinde”, “Şeriat bir gemidir, hakikat deryasıdır”, “Şeriat oğlanları nice yol eder bize”, “Hakikat deryasında bahri oldum yüzerim”...

Dünyayı güzelleştirecek temel güç ahlaki edimdir. İnanç ahlakın en verimli kaynaklarından biridir. Kuran’da şöyle yazar: “Davranışlarında alçak gönüllü ol. Alçak sesle konuş. Seslerin en kötüsü eşeğinki değil midir?”. “Onları meyvalarından tanıyacaksınız” diye yazar İncil’de. Meyvalar ahlaki eylemlerdir, insana yaraşır davranışlardır. Ortaçağ papazlarının yaptığı gibi dünyayı gözden çıkararak her şeyi öbür dünya için tasarlamak, dini ahlaki yükümlülükleri dışında insanlaştırmak için önemlidir. Böylesi bir tutum kaba inançla değil bilinçli inançla olur. “İnancı usla aydınlatmak gerekir” diyordu Aziz Anselmu. Gerçekten düşünülmemiş inanç bir teknik uygulamalar alanından başka bir şey olmayacaktır. Özümlenmemiş inanç, inanç değildir. Adam işkence yapıyor ama inançlı. Adam rüşvet alıyor, ama inançlı. Adam birilerini dolandırıyor ama inançlı. Olur mu?

 

Sayın Timuçin ‘Düşünce Özgürlüğü’ kavramı nedir? Neleri kapsar, neleri kapsamaz? Düşünce özgürlüğüyle ‘inanç özgürlüğü’, ‘eylem özgürlüğü’ arasındaki ilişki nasıl bir ilişkidir?

 

İnanç özgürlüğü düşünce özgürlüğünün indirgenemez bir yüzüdür. Düşünce özgürlüğüyle eylem özgürlüğü bir bütün oluşturur. Açıklanmamış düşünce, düşünce değildir. Açıklanmamış düşünce bir eylem konusudur, eylem için çıkış noktasıdır. Düşünen ama eylemde bulunmayan sözü insanlık adına yüz kızartıcı bir başkacılığı duyurur. Düşünce özgürlüğü demek her kişinin düşüncesini ortaya koyması ve yasalar çerçevesinde onu yaşama geçirme yolunda çaba göstermesidir. Devletin güçlü yapısı düşüncenin yıkıcı eyleme dönüşmesini önleyecektir. Ben düşüncelerimle eylem için uygar ölçüler içinde örgütlenebilirim ama düşünce adına birilerinin yaşam hakkını elinden almaya kalktığım zaman devleti karşımda bulurum. Düşünce özgürlüğü bu yüzden demokratik güçlü devlet çerçevesinde geçerli olabilir. Devlet güçlü olmadığı ya da toplumun tümünü kucaklayacak genişlikte olmadığı zaman düşünce özgürlüğü bir söylenti olmaktan öteye geçemeyecektir.

XVIII. yüzyılda Immanuel Kant şöyle diyordu: “Düşünce özgürlüğünün karşısında her şeyden önce hukuk baskısı çıkıyor. Gerçekten üst bir gücün bizden konuşmak yazmak özgürlüğünü alabileceğini ama düşünme özgürlüğünü alamayacağını söyleyenler oldu. Düşüncelerine katıldığımız, düşüncelerimizi ilettiğimiz başka kişilerle toplu olarak düşünmediğimiz zaman çok düşünebilir miyiz, iyi düşünebilir miyiz? Ayrıca insanlardan düşüncelerini başkalarına açık açık iletme özgürlüğünü kaldıran bu dış gücün onların düşünce özgürlüğünü de kaldıracağını söyleyebiliriz. Düşünce özgürlüğü de tüm hukuki yükümlülüklere karşın bize kalan ve bu koşullanmaya bağlı tüm kötülüklere derman olabilecek olan tek hazinedir.”

 

İnançla inanmakla; gündelik yaşam, dünyevi hayat arasında ne gibi bir bağ olmalıdır? Yaşamdan kopuk bir inanç boş bir inanç mıdır?

 

İnsan dünyadaki varlıktır. İnanç da her şeyden önce bu dünyayla ilgilidir. Aşkın dünya fikri bu dünyadaki insanın fikridir. Her inanç dünyayı Tanrı’nın yüce yaratısı olarak değerlendirir. Eski evren tablosu bu yüzden dünyayı evrenin orta noktasına yerleştiriyordu. Dinin ahlaki bir yükümlülüğü vardır ve bu yükümlülük önseldir. Yaşamdan kopuk her inanç içeriksizdir ya da boştur. Kimi inançların, bu dünyayı aşağı görmeye kalkması dinsellikte yeri olmayan bir bakış biçimidir. Her gerçek inanç bu yaşamı özellikle yüceltir. Bu dünyada gerektiği gibi yaşamayı bilmeyen kişilerin inançtan gerektiğince pay almış olduklarını düşünemeyiz.

 

İnanç özünde demokratik olabilir mi? Demokrasiyle inanç arasıdaki ilişkiyi nasıl yorumluyorsunuz?

 

Her inanç bireyi kendi seçimlerinde serbest bırakır, kişi ancak ve ancak içsel bir ilişkiyle Tanrı’ya karşı sorumludur. Kimsenin eylemi kimseyi bağlamaz, kimse kimseyi Tanrı adına yönlendirme ya da koşullama hakkına sahip değildir. Bu durum inancın kökündeki demokratik bakış açısını gösterir. Tam anlamında inançlı olabilmek de tam anlamında demokrat olabilmek de yetkin bir bilinç sorunu ortaya koyar. Cahillikle ne din olur ne devlet. Gerçek inançlı kendini Tanrıya vermek ve insanlığa adamak zorundadır. Bu adanma başkasının insan olma hakkını yüceltmek ve gerçekleştirmek adınadır. Yoksa kimse Tanrı adına kimsenin güdücüsü olamaz. İnanç paylaşmayı, buluşmayı bir arada olmayı getirir. İnanç şiddeti dışlayarak insanı bir bütünde bir araya getirmeyi amaçlar. İnançlı kişi yalnız kendi dininden olanla değil, başka dinlerden olanla da tam bir olumlu ilişki içinde olacaktır. Kuran’da şöyle yazar: “Yahudilerle ve Hıristiyanlarla ağırbaşlı ve ılımlı sözcüklerle konuşun (...) Onlara şöyle deyin: ‘Size gönderilen kitaba ve kutsal metinlere inanıyoruz; bizim Tanrımız ve sizin Tanrınız birdir, biz kendimizi tümüyle onun istemine bırakıyoruz.’” Din adına onu bunu boğazlamaya kalkanlar inançla hiçbir ilişkisi olmayan zavallılardır, onlar Tanrının anlamına bile ulaşmış değillerdir.

 

İnanç ve felsefe birbirinden çok farklı kavramlar olmalarına rağmen sık sık bilinçli bilinçsiz karıştırılıyorlar. Sayın Timuçin, felsefe dogmalara karşı iken inanç ve din bazı dogmalar üzerine yükseliyor herhalde?

 

Her din dogmalar üzerine temellenir. Bu dogmaları ussal çerçevede tartışmayı ileri ölçülere götürdüğünüz zaman inanç bulanmaya ve silinmeye başlar. O yüzden dogmaları tartışmaktan çok göstermeye eğilimli oluruz. Din bilimciler dogmaları tartışmazlar ama tartışır gibi yaparlar ya da onlar göstermelerini ussal çerçevede tartışma biçiminden ortaya koyarlar. Bu gerçek bir tartışma değildir. Skolastikler dinsel dogmaları gösterebilmek adına Aristoteles’in düşünce kalıplarını yani tasım yöntemini kullandılar. Din bilimin tersine, felsefe her şeyi, en doğru ya da en kesin görünen öğeleri bile gerektiğinde kuşkuya koyar. Felsefede her şey tartışmayla başlar ve tartışmayla sürer. Tartışmayan felsefe dogmacı düşünceye dönüşür. Böyle bir felsefe gerçek anlamda felsefe değildir.

 

İnancın toplumsal düzeyde en önemli özelliğinin, insanları birleştirme gücü olduğunu ve bu konuda tıpkı sanata benzediğini söylüyorsunuz. İnanç insanları nasıl birleştiriyor, nasıl sanata benzeyebiliyor?

 

Bilim ve felsefe ussal düşünceyi gerektirir, bu iki düşünce biçiminde, özellikle bilimde kişisel ya da bireysel öğe tümüyle dışa atılmıştır. Sanatta düşünsel öğe duygusal öğeyle bütünleşir, bir başka deyişle kafa ve gönül ortaklığı kurulur. Din alanında da bu böyledir. Din salt ussallıkla var edilemez, onda gönül birinci planda belirleyicidir. Bu iki alanda, sanat ve din alanında, insanlar ne kadar ayrı düşünüyor olurlarsa olsunlar, hatta özel ilişki içinde ne kadar kanlı bıçaklı olurlarsa olsunlar, bir bütünde bir araya gelirler. Sanat ve din insanları bütünleştirir. Apayrı dünya görüşlerine sahip olan insanlar bu iki alanda insanlığa kavuşurlar.

 

Söyleşi: Ayhan AYDIN

PİR SULTAN ABDAL DERGİSİ, 15. SAYI, HAZİRAN / TEMMUZ 1995

 

 

 

Kategori: Kültür Dünyası Söyleşileri

İNSANLAR NİYE BÖYLE?

Perşembe, 16 Temmuz 2026 06:55 tarihinde yayınlandı. | Ayhan AYDIN tarafından yazıldı. | Yazdır | e-Posta | Gösterim: 39

İNSANLAR NİYE BÖYLE?

 

Anladığım kadarıyla çok aciz insanlarla birlikte yaşıyoruz; özgüveni hiç olmayan, kendisini çok önemseyen, içten içe çok önemli birisi olduğunu sanan veya tam tersi kendisini değersizleştirerek başkalarının hayatını da yoran insan kümeleri...

Çok da iyi tanımasa da, bir yönüyle hoşuna gidenlere tapan, ya da bir nedenle pek sevmediklerini toprağa gömen şuursuz insan yığınlarıyla yaşıyoruz...

Dünyaya sevgim, insanlığa özlemim, kitaba, şiire, öyküye, doğaya, dostluğa, gerçek insanlığa olan güvenim hiç azalmıyor...

Ama insanları tanıdıkça, zavallılıkları, iki yüzlülükleri ortaya çıktıkça keşke sadece acımakla kalsam, tiksiniyorum bu basitliklerden...

Her kesimden, her inançtan, sözde mağdurluk edebiyatı yapan kimi insanların aslında; bencil, kibirli, hatta maddi durumları da çok iyi olan, hayatları boyunca çile çekmemiş, bir işte bile çalışmamışken sanki çok çalışmış gibi yapan, oturup başkaları hakkında hükümler veren, basit karakterli yaşam düşmanlarıyla yaşadığımızı anlıyorum...

Yine de yaşamın gücüyle aşk ola herkese, diyorum...

 

Ayhan Aydın

15 Temmuz 2026

 

Kategori: Etkinlik Haber Yorum

KARANLIK BİR GELECEK

Salı, 14 Temmuz 2026 23:28 tarihinde yayınlandı. | Ayhan AYDIN tarafından yazıldı. | Yazdır | e-Posta | Gösterim: 42

KARANLIK BİR GELECEK

 

Bugün Sultanahmet’teydim.

Eskiden yaz dönemi İstanbul’da okullar da tatil olunca şehir biraz boşalır, nefes alır, derdik.

Ama İstanbul’da her daim kalanlar çok iyi bilirler; bu şehir hiçbir zaman boşalmaz, sokaklar hele hele de tarihi mekânlar hiç boş kalmazdı.

37 yıldır İstanbul’da yaşıyorum.

Son yirmi yıldır her geçen sene daha da artan dramatik bir durumu gözlemliyorum.

Bir İstanbul sevdalısıyım, benim aşkım da İstanbul.

Trafik, kalabalık, yeşil düşmanlığı, kent kültürü yok eden her türlü insan hoyratlığına karşın bu şehirden vazgeçemem ben.

Ama son yıllar da bu şehirde bir başka hüzün var.

Ne şehir kendi kimliğinde yaşıyor, ne insanlar da bir huzur, bir mutluluk var.

Sürekli koşuşturma, hareket, o şehrin neşesi, güzel renkliliği yok artık sokaklarda…

Suratlar asık, insanlarda, insan hareketlerinde, konuşmalarında kabalığın, hoyratlığın derin izleri beliriyor…

İnsanlar artık birbirlerine daha az sevgi- saygı gösteriyorlar.

Konuşmalarda tatlı sert fikir –görüş farklılıklarından kaynaklanan ahenkli ses tonları yok artık…

Yüzlerdeki durgunluk, solgunluktan ziyade birbirine tahammülü kalmamış bir yığın kalabalığı artıyor…

Alış – verişin zevki diye bir tat kalmamış artık hiçbir dükkânda, hiçbir mağazada…

Ama beni endişelendiren bir başka gerçek var…

Öğrencilik yıllarımda 1990’larda Beyazıt’ta, Laleli’de, Sultanahmet ve tüm bu bölgede evet bir “bavul ticareti” görüntü kirliği vardı.

Ama aynı zamanda Turistler vardı, binlerce meraklı, ilgili, elinde fotoğraf makineleriyle sade giyimli olsalar da “Batı”lı turistler vardı.

Çok rahat, çocuğunu sırtına almış genç babalar, yüzü gülen yaşlı turistlerden oluşan kafileleri otobüsler taşımakla baş edemezdi bu tarihi yarımadaya.

Turist otobüsleri Cankurtan’dan daha aşağılarda bir yerlerde park ederler, şoförler yan gelip yatarlarken, turistler yer içer, alış veriş yaparlar, bu kadim ve benzersiz şehrin müzelerini gezip, hediyelik halı – kilim – buraya özgü kıyafetler, oldukça güzel süs eşyalarını alırlardı.

Ben şehirle yaşayan bir insanım.

Tüm şehrin akciğerleri; tarihi mekanları da, kültürel mekanları da, sidik kokan sokakları da benim soluk alıp verdiğim mekânlardır.

Denizden gelen yosun kokuları, gençlerin heyecanlı koşuşturmaları, kitap fuarlarını dolduran binlerce çocuk ve yaşlının yaşam sevinçlerine tanıklık ettim bu 37 yıllık İstanbul yaşamımda.

Sevgili dostlar; artık bu yaşamda ve bu şehirde her şey çok kötüleşti.

Yeryüzünde dayanılması mümkün olmayan hayat pahalılığı, fiyat artışları insanları canından bezdirecek noktaya geldi.

AKP. Karanlık rejimi Türkiye Cumhuriyet Rejiminin tüm aydınlığını yok ediyor.

Ben Batı hayranı, hastası değilim ama Batı’lı turistler artık, en azından İstanbul’a gelmiyor.

Artık Arap, Acem de değil, turist diyemeyeceğim insan kalabalıkları sokakları doldurdu.

Yetmiş iki millete bir nazarla bakan birisi olarak, hiçbir zaman insan ayrımı yapmayan bir insan olarak, kendi ülkelerinde sokağa çıkamayacak insanlar sanki özel gemilerle, özel uçak kafileleriyle buraya birilerince getirilir oldu.

Çoğunun Uzakdoğulu, Afrikalı insanlar olduklarını gözlemliyorum.

Suratlarında sevgi olmayan, sanki zoraki olarak bu ülkeye getirilmiş, yayıldıkça insana yürüme şansı vermeyen bir yığın insan kalabalığı…

Ne alış – verişi ne bir şey, ancak ortaya doldurulmuş, binlerce insandan oluşan bir kalabalık.

Şehir rengini kaybetti…

Şehir neşeni kaybetti…

Şehir mutluluğunu kaybetti…

Restoranlar bomboş…

Sadece onları suçlamak nafile bir suçlu arayışıdır.

Fiyatlar o kadar yüksek ki, turistler bile bir bardak çay içmekte tereddüt ediyorlar, 150 liraya bir bardak çay içmek!

Taksiler uzun kuyruklar oluşturuyorlar müşteri beklerken…

Müşteri yok…

Pazarlar bomboş…

Ne turist var, ne alış – veriş yapan insan var, ne taksiye binen var…

Lüks içinde yaşayan, dünya, Türkiye batmış umurunda olmayan insanları kastetmiyorum…

Bir de tam bu topluma göre, ben kadın hakları için gerekirse canımı veririm ama bir elinde telefon, bir elinde makyaj malzemesi şuurun kaybetmiş her birisi kendisini dünyanın en güzel mankeni sanan soluk suratlı sözde modern giyimli yapay zekâ ürünü gibi duran genç kızlar…

Bir yanda tüm umudu tükenmişçesine sonsuzluğa bakan tüm parkları doldurmuş yaşlılar kümesi…

Beni en çok yaralayan da, insanların sinemaya – tiyatroya gidememeleri, insanların kitap alamamaları, kitap okumamaları, yayınevlerinin, dergilerin, sinema salonlarının birer birer kapanmasıdır.

Okumayan – okuyamayan, düşünmeyen, sorgulamayan bir toplum yok olmaya mahkûm bir toplumdur.

Tüm bunları bilinçli bir proje sonucu hayata geçiren Recep Tayyip Erdoğan, dünya emperyalizminin ve dayandığı ırkçı – dinci ideolojinin tüm karanlığıyla bu güzelim ülkeyi yıkıma götürüyor, yok oluşa sürüklüyor.

Türkiye’yi ümmetçi bir toplum yapıyor.

Cumhuriyetin tüm birikimlerini teker teker yok ediyor.

Demokrasiyi, adaleti, vicdanı yok eden AKP. Karanlık rejiminin tek adam otoriter despotu astığım astık, kestiğim kestik, diyor.

Benim devlet, benim hukuk, benim adaletim, diyor.

Osmanlı’nın torunun olmak ne kelime, yeryüzünde Trump’un en iyi kuklası, en iyi protipiyim, diyor.

Böyle olunca tüm devlet kurumlarında, derneklerde, vakıflarda her yerde binlerce Tayyip Erdoğan türüyor…

Höyküren, kendi hukukunu kendi var eden, asarım- keserim, ben devletim- otoriteyim ha!

Diyen zalimler türüyor.

Ülke cinnet halinde cinayetlerle, zorbalıklarla, kanunsuzlular, hukuksuzluklarla sarsılıyor.

Recep Tayyip Erdoğan’ı ve onun yandaşlarını taklit eden herkesçe hırsızlık, zalimlik çok doğal olarak kabul ediliyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm milli servetini yağmalayan AKP. Rejimi, kendisinin dışındaki herkesi hırsız arsız gösterip çalmaya – çırpmaya, ülkeyi soymaya devam ediyor.

Ülkede adaletsizliği, vicdansızlığı, karanlığı büyüten AKP tek adam rejimi bir büyük mutsuzluk, umutsuzluk kaynağı olarak ülkenin başında bir bela olarak durmaya devam ediyor.

İstanbul’un da, İstanbul’daki balıkların da, havadaki bulutların da tadı kaçtı artık.

Herkes bu ülkeyi terk etmeyi düşünüyor.

Ya da bir köşeye siniyor, sinsice keyfine bakıyor…

Vur patlasın – çal oynasın devrine yatıyor…

Birleşmiyor, örgütlenmiyor, okumuyor, yazmıyor, sadece susuyor...

Sustukça somurtuyor, somurttukça bir yerleri kaşınıyor, Tayyip Erdoğan’ın faşizmin yuvası olan NATO liderlerine en değerli hediye diye verdiği silahlara özenen tetikçi eller gücü kadına yetiyorsa kadına, çocuğa yetiyorsa çocuğa, dağa yetiyorsa dağa, ormana yetiyorsa ormana yönelip ateş ediyor, yakıyor, yıkıyor, öldürüyor...

İçindeki bitmeyen kin ve nefretle yaşamdan öç alıyor.

Din naraları atıp dini kalkan yaparak, bir ülke halkını yok oluşa sürüklüyor.

Bizlerin yüreği yanıyor.

Her geçen gün tadımız kaçıyor.

Bakalım bu kadar zorbalığın sonu ne olacak, sonumuz ne olacak.

Muhabbet ehline aşk ile…

 

Ayhan Aydın

14 Temmuz 2026

Kategori: DENEMELERİM

Aleviler Yapa'Yalnız Mı?

Salı, 07 Temmuz 2026 09:45 tarihinde yayınlandı. | Ayhan AYDIN tarafından yazıldı. | Yazdır | e-Posta | Gösterim: 57

Aleviler Yapa'Yalnız Mı?

 

Sosyal medya hesabında;

"Yine Sivas katliamının yıl dönümü

Yine sadece Aleviler anıyor

Yine Aleviler yalnız!"

 

Şeklinde yazı yazan ismi gereksiz bir akademisyen arkadaşımız, "siz tepeden bakıyorsunuz" demiş ve de yazısının altına yaptığım yorumu silmiş. Bir eleştiriye tahammül edemeyip yazı silen canlarımız...

Zamane akademisyenleri; bir kaç proje, bir kaç doktora çalışması, sürekli birbirini övenler, konferans düzenleyip birbirlerini ağırlayanlar topluluğu... Kendi kendilerine "Alevilik Uzmanı" payesi verenler...

Haydi bakalım hayırlısı...

Neyse bence hem bilimsel nesnellikten uzak, hem neye ve kime hizmet ettiği anlaşılmayan "Alevi'nin Alevi'den başka dostu yoktur." buyurmaları...

İnsanı kör bir noktaya götüren oldukça sığ görüşler...

Bence bu tip yazılar gereksiz bir melodram içeriyor...

Yıllar yılı Sivas Katliamını "Alevi", Sünni" kavramlarının arkasında değil insanlığın bayrağı altında toplanan cumhuriyetten, demokrasiden, laik bir ülkeden yana yürekli yüzbinlerce insan andı, anlattı, diri tuttu.

Üstelik orada yakılanlar içinde "Sünni" denen birçok aydın tüm Türkiye'nin büyük aydınlık yüzleriydi...

Tümünün anıları önünde saygıyla eğiliyorum...

Bir de çok büyük bir Alevi Katliamı denilip "Ortaca Büyük Alevi Katliamı" denen olaylarda Pirha'nın araştırmaları sonucunda anlıyoruz ki bir kişi hayatını kaybetmişti o da bir Sünni vatandaşımızdı.

Biz yeter ki gerçekleri söyleyelim de camianın en kötüsü olarak anılmış olalım hiç önemli değil...

 

Yazım...

 

Bu ülkede Alevi toplumunun varlığının haykırılmasında, uğradıkları baskı ve zulümlerde, karşılaştıkları katliamlar karşısında, her süreçte Sünni kökenli namuslu aydınlar, çoğu zaman kimliğini bile ortaya koyamayan aydın, başkan, dede, baba, yazar türlü sıfatlarla nitelendirilen insanlardan bazen daha fazla Alevilerin haklarını savunmuşlardır.

Sivas İnsanlık Davası'nda sivil toplum kuruluşlarının verdikleri çok büyük mücadele ve desteklerde çoğunlıkla Sünni denilen vicdan sahibi insanlar Alevilerin yanındaydılar.

Türkiye Yazarlar Sendikası, PEN Türkiye Birliği, Türkiye Barolar Birliği, Türkiye Gazeteciler Sendikası gibi yüzlerce kurum Sivas Can Kıyımının unutturulmaması için çok ciddi çabalar ortaya koymuşlardır.

Basın / Yayın organları, iktidar yanlısı ve gerici olmayanlar, tüm bu haksızlıkları geniş kesimlere ulaştırmışlardır.

Yıllar yılı gölgesinden korkan, cesaretsiz sözde Alevi önderleri bu toplumu bazen siyasetin öznesi yapıp, "her kesimin hakkını savunuyoruz" diye kraldan çok kralcı olmuşlar, başka kesimlerin hakları kadar Alevi haklarını savunmamışlardır.

Bir zaman Türkiye'de, Avrupa'da "Kürt Hakları" adı altında bölücü PKK.'yı savunmak da bazı sözde Alevi kurum başkanlarına kalmıştır.

Alevi haklarını savunuyoruz, deyip gelip Alevi kurumlarına çöken zihniyet kendilerini var etmişler, Alevi kurumlarda Alevilerin haklarını savunmak bir yana bu konuda ciddi çalışmalar yapmamışlardır.

Suriye'deki Alevi katliamına Alevilerin, Alevi kurumlarının, dedelerin, yazarların yeterince tepki gösterdiklerine inanıyor musun?

Bilemiyorum bu kadar genelleyici bir yorumda bulunmak için nasıl bir birikime sahip oldunuz?

35 yıldır bu toplumun lafla değil, tam içindeyim. Çoğu zaman aslında işin görünenden farklı olduğunu gözlemledim.

Alevilerin inanç bakımından kutsal saydıkları, İmam Hüseyin ve 72 yareninin katledildiğinin anıldığı, feryatların göğe yükseldiği bir olayın anmasında Muharrem ayında, Garipdede Cemevi'de ortamı bir siyasi arenaya çevirenler de, zılgıt çekip, dergahı şov alanına dönüştürenler de Alevilerdi...

Bu tertibe saz çalanlar da Alevilerdi...

Her alanda Alevi haklarını savunuyoruz, diyerek sadece kendi çıkarlarını koruyanlar da Alevilerdi.

Kimliğini bulamamış bir yığın var karşımızda.

Yine bu sene de Sivas'ta Alevi kurum başkanı siyasetten başka bir düşleri olmayan kellebaşların sergiledikleri de ortadadır.

En son Taksim'de dinlediğimiz Zeynep Oktay gibi yüz tane gerçek akademisyen, yüz tane bilgi insanı, yüz tane gönül insanı olsa benim başka bir şeye ihtiyacım kalmaz.

Kökenine de, köyüne de, eğitimine de bakmam...

 

Selamlar...

 

Ayhan Aydın

3 Temmuz 2026

 

Kategori: Etkinlik Haber Yorum

KÜRT DÜŞMANLIĞIM

Cuma, 03 Temmuz 2026 20:05 tarihinde yayınlandı. | Ayhan AYDIN tarafından yazıldı. | Yazdır | e-Posta | Gösterim: 73

KÜRT DÜŞMANLIĞIM

 

 35 yıldır Alevilik / Bektaşilik çalışmalarımda çekmediğimiz çile, uğramadığımız haksızlık, işitmediğimiz küfür, yemediğimiz iftira ve hakaret kalmadı. Öldüğümüz güne kadar da bu devam edecek sanırım. Ben bir çelişkiler yığını değilim. Çok geniş bir dünya görüşüne sahibim, gerçek bir Alevi – Bektaşi olma yolunda öğretinin izinde yürüyorum. Kusursuzluğa, mutlak doğruya, güzelliğe inanan birisi değilim. Dünyayı olduğu gibi görürüm, en az diğer insanlar kadar eksikliklerim, zaaflarım, hatalarım vardır, var da olacaktır. Ama özüm itibarıyla insanı insandan ayırmam, cümle mahlûkata bir gözle bakarım. Devrimci – demokrat, hoşgörü sahibi, insanlığın tüm değerlerine, inançlarına saygı duyan bir insanım.

 

Türk kültürü ve varlığı benim beslendiğim alan olabilir. Hiçbir zaman ne ırkçı oldum, ne milliyetçi. Kendimi bildim bileli Kürt – Türk ayrımına karşı çıkan bir insan oldum, devamlı bunu yazılarımda vurguladım.

Bir Kızılbaş – Alevi – Bektaşi olarak kendi öz değerlerime sahip çıkarken, bu değerleri araştırırken, korumaya çalışırken, yaşatma gayretindeyken, hiçbir zaman bağnazca Alevilerin her şeyini savunmadım, bir mezhepçi olup Sünni –  Şii ayrımı yapmadım. Cümle âlemi bir bilmeye gayret ettim.

Her daim yobazlığa, tutuculuğa, bağnazlığa, inançların sömürülmesine karşı çıktım. 1400 yıldır İslam adına, Müslümanlık adına kan dökenlere, dini kalkan yapıp insanlığın kabul edemeyeceği uygulamaları din adına toplumlara, insanlara dayayanlara karşı çıktım. Şiiliği benimsese de halkını ezen bağnaz İran Molla Rejimi’nin rejimine karşı çıktım. İran’daki insanların hangi inançtan olursa olsun inançlarını yaşamalarını savundum. Gencecik bedenleri İslam Şeriatı, - Şiilik gereği idam sehpalarında, darağaçlarında sallandıran, Kürt hareketlerini kanla bastıran aslında en iyi Amerikan uşağı olan İran Molla Rejiminin karşısında oldum.

Türkiye’de demokrasinin, laikliğin, özgürlüklerin en büyük düşmanı olan zaman zaman devlet eliyle beslenen dinci faşizmin, gericilin karşısında oldum. Her alanda din sömürüsünün karşısında oldum. Yüzlerce yazım da, konuşmam da ortadadır.

Bu ülke de yüzyıllardır ezilen, horlanan, asimile edilen, inanç ve kültür varlıkları bir devlet politikası haline gelen uygulamalarla yok edilmek istenen Alevi toplumunun sesi olmaya çalıştım.

35 yıldır her türlü kahrı çekerek, kamyon kasalarında seyahat edip, dergâhlarda, cemevlerinde kalarak her türlü hastalığı yenip bir şeyler üretip halka taşımak için canımı ortaya koydum.

Ama bakıyorum; allı güllü bir Ayhan Aydın var birilerinin hafızalarında. O canlı tutmak istedikleri algıda bir eli yağda, bir eli balda, bir eli Cem Vakfı zenginler kulübünde, devlet nizamında, kurumların olanaklarıyla gezen şiş göbekli, keyfi yerinde mirasyedi bir Ayhancık var!

Bizleri seven, tanıyan, anlayan binlerce insan yanında; yüzlerce karanlık kafanın halen beni düşman gibi gördüklerine tanıklık ediyorum.

Benden çok bu iktidarlarla, bu sistemle uğraşıp mahkemece kapılarında kalan yok, ama biz devletçiyiz, iktidar yanındayız…

Aleviliği asimile etmek için mücadele eden Ali Rıza Uğurlu’nun beslemeleri, Baki Güngör, Sinan Boztepe gibi tiplerle biz uğraşırız, karakter yoksunu çıkarcılar bizi sanki onlarla yan yana gösterirler.

Cemevlerinin nimetlerinden yararlanan, eşini, oğlunu, kızını Aleviliği kullanıp devlette, belediyelerde işe yerleştiren bezirgânların asalaklıkları görülmez yıllar yılı bu kurumların çilelerini çeken, zaman zaman işsiz kalan bizimle uğraşırlar.

Kıskançlık, çiğlik, namertlik, bilgisizlik deyip geçecek haller değil bu haller.

Nerede karaktersiz, hırsız, ırkçı, cahil yığını varsa eline kaleme alan yazıp duruyor.

Bu topluma en ufak bir katkısı yok, sanki bu işlerin en büyük çilesini çekmiş, emek vermiş, yılları bu yollarda geçmiş kendince yorumlar yapıp insanlara iftira atıyorlar.

Celal Fırat denen adam için bir şeyler yazınca birisi sen niye Kürt düşmanlığı yapıyorsun, diye yazmış.

 

Kürt Düşmanı Olmak…

 

Ben de bir şeyler yazınca yorumunu silmiş. Tabii ki benim yorumum da silinmiş…

Kürt Düşmanı olmak, Kürt düşmanı nitelendirilmesi yapılmak...

Artık ona ses çıkarma, ona yanıt verme, boş ver devri değil bu devir…

Benim canım kadar kültürel varlığım da benim varlığımdır.

Namussuzluk yapana yanıt vermek de benim varlığımdır.

Bu ülkede yıllar yılı dışkı yedirilen, faşist cuntaların zindanlara doldurduğu, köyleri yakılan, dilleri yasaklanan, Kürtçe kaset dinledi diye işkence yapılan Kürler benim canımdır, kanımdır, kardeşimdir, varlığımdır.

Bana Kürt düşmanı diyen şerefsizdir.

Yine bir tartışmada İlber Ortay’lı hocanın değerli bir hoca olduğunu söyleyince İlber Ortay’lı Nusayrilere, Alevileri ağır hakaretler etti, o bir Alevi düşmanıdır, diyenler oldu. Ben böyle olduğunu sanmıyorum, dedim. Ben Nusayri düşmanı oldum. Kimse ağzına almazken, konuyla ilgili araştırmalar yapan, o can insanlarla konup göçen birisi olarak, Suriye’deki Nusayri katliamlarını tüm Alevi yazarlar içinde en çok gündeme getiren kişi olmama rağmen birden Nusayrı düşmanı ilan edildim.

Böyle namussuzlukları yaşamak istemiyorum.

35 yıldır bu yola hizmet ediyorum. Her defasında bunu tekrar etmek zorunda kalmam benim eksikliğim değil, şuursuz toplumun bazı şuursuz bireylerinin çıkar için, at gözlüğüyle olaylara bakan, okumayan, sorgulamayan bir toplumun üyelerinin insanlara kolayca iftira atıp, suçlayıp kolaydan kahraman olmak istemelerinden kaynaklanıyor.

Şimdi Celal Fırat Kürt dostu, Alevi önderi oluyor, ben Kürt düşmanı, Nusayri düşmanı olarak görülüyorum, öyle mi?

Bu işler bu kadar basit olacak, öyle mi?

Tetikçilik yapmak böyle ucuz olacak öyle mi?

Cem Tv.’nin eski yönetimiyle, yeni yönetiminin bir ilgisi var mı, açıklama yapılacak mı? Diyorum, bir tetikçi kafa, mafya bozuntusu sen işine bak, diyor…

Bakıyorsun aslında yeni yönetim çok haklı, çünkü eski yönetim denen Cem Vakfı’nın sıfırı tüketip, AKP. Rejimine can simidiyle bağlanmış yönetimin sesi çıkmıyor. Anlaşılan alttan alta anlaşmışlar.

Belki de bunlar da bir planlanmış…

Şimdi sana ne, diyorlar.

Bana ne?

Tabii herkes işine baksın…

Sana ne…

Boş ver, ne yapacaksın…

İşine bak sen…

Sana ne…

Doğru, omurga kırılmış sen işine bak ne yapacaksın bu kirli pazarın işlerinden anlamazsın sen.

Sen işine bak…

Sen fabrika sahibi değilsin ki, onu batırınca nasıl düze çıkarım, diye düşünesin…

Siyaset peşinde değilsin ki, bugün şu parti olur, bugün bu parti olur, al gülüm, ver gülüm devri olur sen onu düşünesin…

Ne yapacaksın sen işine bak…

Sen kumar masalarında değilsin ki, öyle de olmuş, böyle de olmuş, çok mu önemli Alevilerin sorunları, televizyonu, kurumları, kitapları, yayınevleri…

Sen işine bak…

Omurgası kırılmış lan sen hala anlamıyorsun, omurga kırılınca onursuzluk başlıyor demek ki…

Sen işine bak…

Bir lavuk yazmıştı, öyleyse tüm Alevi kurumlarını verelim sana sen yönet…

O kadar akıllısın ya…

Üç kitap okumamış, ama konferans verecek kadar özgüveni olan kurum başkanları…

Kimi akademisyenler de sırtlarını sıvazlayınca değme keyfine yalan dünyanın, bir ağzı Şam’da, bir ağzı Köln’de…

Ne babayiğit Alevi temsileri var aramızda…

Ne geçim dertleri var, ne sofra, ne çocuklarına iş bulma derdi…

Bir yolunu bulmuşlardır kendi çocuklarının burs işlerini…

Alevilik çalışacak parası olamayan yetenekli Alevi gençlerin geleceğe mi? Ne önemi var onların yahu?

Bu kurumlarda bulunanların durumları iyi ya sen ona bak…

Yani sen işine bak…

Alevi araştırma merkezi kurmakmış, yok alan Alevi – Bektaşi mirasını araştırmakmış, araştırmalar yanmakmış…

Sana ne lan, sen işine bak…

Bir slogan at, bir güzel renkli afiş…

Alevi kültürü nasıl yaşar, ressamlara nasıl sahip çıkarız, bilim, iletişim, yahu Alevilerin doğru dürüst dergisi çıkmıyor be…

Ne yapacaksın lan sen Alevi dergisini, arsitstlerden artist her gün sosyal medyada aşkım’ dediği eşiyle boyalı, allı güllü modern resimleri paylaşıyorlar ma artist başkanlar…

Kültür, sanat, edebiyat…

Ne yap’can be bunları…

Lan git sen işine bak…

Bir yandan söver devlete, iç işleri bakanına, Kültür Bakanlığına ama zıkkımlanmaktan geri kalmaz nimetlerinden de…

Hüseyin Gazi Dergahı’nı çıkar için peşkeş çeker bir yandan pişmiş kelle gibi sırıtmasını da bırakmaz namussuz…

Para gelsin, nam gelsin, şöhret gelsin yeter ki…

Bana adam desinler…

Adam olamamış ya hayat boyu…

Adam olacak, vali arabasına binince, belediye başkanlarını sıra sıra ziyaret edince…

Köyünde mi buldu bu adam olma vasfını…

Yüzüne tükürmezler, iki kelimeyi bir araya getiremez ama zavallı Alevi toplumunun zavallılığından, duygusallığından, ölgünlüğünden yararlanıyor ya, dedemizdir, başkanımızdır, bizi temsil edendir deyip onların sırtına basa basa Muaviye saraylarına yükselirler…

Adam olurlar, şuranın başkanı dedirtmek onlar için en büyük kazanç kapısıdır.

Yeter ki kartvizit bastırsın namussuz…

Mübarek ne kartvittir o, bilir misiniz sen?

Çek karnesi gibidir lan…

Belediyelerde, devlette, iş adamlarının yanında kapılar açar, kasalar doldurur…

Seni adam eder, adam…

Bakmaz senin birikimine, iki karı boşayıp üçüncüsünü almana, oynak olmana, sevgili için birbirinle kavga etmene, bakmaz rakı masalarında kurumların paralarını tüketmene…

Yeter ki bir kart vizit bastır oğlum, kart vizit… Vize gibidir lan bu…

Seni Avrupa’ya da götürürsün, Asya’ya da…

Adam oldun ya, kurum başkanı oldun, Alevilerin başı oldun yani…

Devlette de, belediyeler de de diplomalar geçmiyor artık kartvizit geçiyor…

Anla artık anla, beyinsiz Ayhan Aydın anla…

Baş olacan lan baş olacak…

Profesör olmayacan, baş olacan…

Hele de bir maşa olursan

Paşalık sıfatı çok yakındır ha…

Tayyip Erdoğan bile yeğenini paşa yapmadı mı?

Ne eksiği var lan kurum başkanlarının Tayyip Erdoğan’dan.

Çoğu onunu uşağı değiller mi zaten?

Onu örnek almıyorlar mı?

 

Ya böyle Celal Efendi…

 

Sen Kürt dostu olursun, senin dostların beni Kürt düşmanı yaparlar…

Aleviliği pazarlarsın, Garip Dede Cemevi’nin paralarını saz arkadaşın olan sanatçı denen hokkabazlara aktarırsın.

Sen Alevi önderi olursun, bizler Alevi düşmanı oluruz…

Yardıkçıların bizim biricik Pirimiz Celal Fırat’tır, ondan büyük bir pir yoktur… Ondan büyük evliya yoktur… Ondan büyük Kürt dostu yoktur… Aleviliği ondan başkası temsil edemez!!!… 

Diye diye halkın, belediyelerin parasını yerler, senin sazını çalarlar.

Planlar kurulur seni Alevi toplumunun, Kürt toplumunun önderi diye meclise de sokarlar.

Sen de uğraşırsın, kişilik kalmadığı için o parti, bu parti önemli değil, CHP. Avcılar Meclis üyesiyken birden hop zıplamışsın bir başka partiye… Ne önemi vardır ki, senin gibilerin gözünde ilkenin… Z aten AKP.’nin en sevdiği adam tipisin sen… Yeri geri AKP.’de olursun ne olacak sanki… Elbet bir kıvırma havası çekersin millete…

Zaten emperyalizmin uşağı Apo’yu aklamak, AKP.- MHP. Karanlık düzeninin Türkiye’ye dayattığı yeni rejimi halka sevdirmek için AABF.’deki yandaşlarınla, DEM.’le işbirliği içinde Alevi kurumlarını gezip, oraları etkilemek için çırpınmıyor musun?

MHP. Lideri Bahçeli büyük devlet adamı oluyor, bir Kürt toprak ağası olan Ahmet Türk, “Devlet Bahçeli gibi bir önder görmedim, o Türkiye’nin şansı” diyor…

DEM’liler Tayyip Erdoğan ağzının içine öyle bir bakıyorlar ki, acaba cennete buradan mı gidiliyor, der gibi…

DEM.’liler zaman zaman milliyetçi – ırkçı dedikleri yurtsever aydınları hedef gösteriyorlar. Merdan Yanardağ’a düşmanlık besliyorlar…

Celal Fırat Efendi, kurmuş bir tezgâh…

Bir pir, bir önder, bir başkan sıfatıyla bir güzide kurumumuzda her şeyi idare ediyor…

Ankara’ya fazla gitmesine gerek yok…

O, yandaşlarıyla, saz arkadaşlarıyla babasının çiftliğine, partisinin seçim ofisine çevirdiği bir Alevi kutsal mekânında siyasi oyunlarına devam ediyor…

İBB.’nin sanatçı organizasyon şefi Vedat Kara, PM.’ye aldırılan Tolga Sağ gibi tiplerle siyaset yapıyor…

AABF.’nu Erdal Erzincan “Aleviler Türkçe konuşur” mealinden bir söz söyleyince ona linç kampanyası başlatıyorlar, ona ana avrat sövdürüyorlar…

Çok güzide sanatçımız, Aleviliğe büyük çığırlar açan siyasetçi – sanatçı ablamız Sabahat Akkiraz ittihatçı birini övünce yine ona aynı linç kampanyası başlıyor…

Bir de bakıyorsunuz ki, hayatı siyaset olmuş, hatta MİT başkanına bile sazı sevdirmiş, milletvekili olamayanıca parti parti, ilçe ilçe gezmiş, siyasetin rakı tadını araya araya ömrünü bitirmiş gerçek bir saz virtiözü, bir zamanlar AABF.’nin Hacı Bektaş’ta alternatif etkinlik yapması için çantayla para verdiği Arif Sağ yoldaş…

O da sahnede…

Alkışlar, zılgıtlar, yüzlerce cep telefonu, nutuklar, sloganlar…

Garip Dede’de yankılanıyor…

Burası bir panayır alanına, miting alanına, cümbüş sahnesine çevriliyor.

Yezit ordularının atlılarının altında kendi canını ve en sevdiklerini canını veren Şehitler Serdarı İmam Hüseyin, 72 Kerbela Şehidinin anması…

En kutsal, en acıklı günlerimiz…

Namussuzluk gelip hançerini Garip Dede’de Aleviliğe saplıyor…

Gülüşmeler, haykırmalar, sloganlar göklerde uçuşuyor…

Üç kuruş için birbirini ezen, yemek derdinden başka bir derdi kalmamış, inancı örselenmiş, sömürülmüş, siyasilerde, kurum başkanlarında, dedelerde tapınmayı bulmuş, İmam Hüseyin’i muharrem günlerinde unutmuş bir güruh…

Bu güruhu bir konser alanı gibi görüp siyaset yapanlar…

Bunu organize edenlerden birisi; İBB.’nin konserci ve festivalci başı, en büyük İBB. Kaynaklarını Garip Dede’ye akıtan Vedat Kara…

Garip Dede Cemevi’ni siyasetin dibine batıran bir aymazlar çetesi…

Bir de bu tip yazıları Kılıçdaroğlu – Özel – İmamoğlu ekseninde yorumlayan beyinsizler…

Burada bir kutsal mekânda, bir kutsal günde Alevilik siyasete alet edilmiş, asla bağışlanmayacak bir adilik yapılmıştır.

Bunu geçiştirmek isteyenler, bunu hafife alanlar, İmam Hüseyin’in kanını içip, etini yiyen yezit zihniyetliler gibidirler.

Buna bunun gibi bakmayanların zaten Alevilik diye bir dertleri de yoktur.

AABF. Hiçbir zaman uslanmayacaktır.

Ali’siz Alevlik hançerini Aleviliğe saptayan, bir siyasi parti gibi çalışan, Aleviliğin öz değerlerine sahip çıkmak yerine, bir dedikodu merkezi, Türkiye yeri gelince aslında Tayip Erdoğan onları kabul etse bir yolunu bulup onunla görüşebilecek iki yüzlü, karaktersiz politikalar üreden, işleri güçleri siyaset olan bir yapıya dönüştü.

Ezelden beri sözde Kürt halklarının haklarını savunan bu federasyonu diyoruz ki,

Sayın AABF. Yöneticileri, Türkiye’den Avrupa’ya her gidene “Türk devletinin ajanı, hain” diye bakıyordunuz, yaftalıyorsunuz.

PKK.’lıları cemevlerinde barındırıyor, onlar için para topluyordunuz…

Sizde hiç PKK. Hatırı yok mu, Apo’yu en çok seven, DEM.’in en çok sevdiği politikacı olan Devlet Bahçeli’yi bir gün Avrupa’ya davet edin yahu…

Arada kaynatırsınız…

Hiç mi PKK.’nın hatırı kalmadı sizde…

Bir iyilik yapamaz mısınız onlara…

Yıllar yılı Türkiye’deki Alevi kurumları etkilemek için bin bir yollu tertip yapan AABF. Yöneticileri yanınıza aldığınız kendi kafanızdaki bazı sözde akademisyenlerle, yazarlarla, sanatçılarla bu toplumun gözünü boyadığınız yetti artık…

Alevi – Bektaşi toplumuna artık yararlı işler yapın…

Bırakın bu siyaseti, bırakın bu tertipleri, bırakın bu oyunları…

Bırakın bu tepinmeleri…

Bir zamanlar uçaklarla adam getirtip halkın parasını bazı yöneticilerinizin seçim kampanyalarında kullandınız…

Halkın duygularını kullandınız, inancımızı sömürdünüz.

Bıkıp usanmadınız,

Bıkıp usanmadınız kahrolasıcalar…

Gidin siyasete bu kadar meraklıysanız siyaset yapın.

Celal Fırat denen Gedikpaşa kunduracısı Garip Dede Cemevi’nde hiç olmasaydı, kaç tane oy alabilirdi?

Kimi zaman ata binen, kimi zaman çoook seviyorum deyip denizde yüzen, Sivas Şehitlerinin avukatlığını yapan AK-İT paçavrasını ziyaret eden Celal Fırat ve sizleri Alevi kurumları olmasa kim tanırdı?

Alevi kurumlarını, Aleviliği adi siyasi hesaplarınız için kullanmayı bırakın gidin artık…

Gidin bakalım üç kuruşluk bir değeriniz var mı normalde?

Bugüne kadar ne yaptınız bu topluma?

Kurumları kullanıp kendilerinizi var ettiniz.

Ne utanmaz, arlanmaz, uslanmaz insanlarsınız be sizler…

Yanlışlarınız yüzünden halkı Alevilik’ten soğuttunuz.

Şiiliğin gelip Alevi kurumlarının bağrına girmesi siz sağladınız…

İnançlarımızla, Hz. Ali’yle, Ehlibeyt’le alay ettiniz, biz Müslüman değiliz, burada Müslüman’ın işi yoktur, deyip cemevlerine ikilik soktunuz.

Boşlukta kalan insanlar başka yerlere gittiler.

PKK.’ya verdiğiniz desteği gerçekten inançlı, okuyan, tertemiz gençlerimize vermiş olsaydınız, bugün buralarda olmazdık…

 

Muhabbet ehline, aşk ile…

 

Ayhan Aydın

29 Haziran 2026

 

Kategori: DENEMELERİM

Diğer Makaleler...

  1. ŞİMDİ DE SİYASETEN SÖMÜRÜLEN ALEVİLİK
  2. ESKİLER GİTSİN, YETİŞMİŞ İNSANLARIMIZ GELSİN…
  3. ŞAHKULU SULTAN DERGÂHI KÜLTÜREL ÇALIŞMALARI (NİSAN 2026)
  4. ALEVİLER VE ALEVİLİK NİÇİN SİYASETİN BU KADAR ÖZNESİ YAPILIYOR?
  5. SADECE İSMAİL ARI’NIN DEĞİL, SİZLER İNSANLIK, DEMOKRASİ DÜŞMANISINIZ…
  6. Şahkulu'nda Bilimsel, Kültürel Çalışmalar Devam Ediyor...
  7. SURİYE VE ORTADOĞU BATAKLIĞINDA HALKLAR VE ALEVİLER
  8. Yozlaşan Alevi Kurumları
  9. Şahkulu Sultan Vakfı Mart 2026 Kültür Sanat Etkinlikleri
  10. ŞAHKULU SULTAN DERGAHI KÜLTÜREL ÇALIŞMALAR 2025

Sayfa 1 / 95

BaşlangıçÖnceki12345678910SonrakiSon

Ayhan AYDIN İnternet Sitesi  erenler@ayhanaydin.info E POSTA

İLKEZGİ SANATEVİ SİTE VE TEMA TASARIMI MUSTAFA KARAÇİFTCİ 0542 559 11 80.