Yaşam Vadisi

YAŞAM VADİSİ

Yaşam Vadisi

Yaşam Vadisi’nin ortasından süzülen sular bir zamanlar belki de buradan akan bir derenin özlemiyle kavuşuyordur denize. Şimdi ise; martıların çığlık çığlığa bir ganimet umarcasına bekledikleri kavuşma noktasına, artık ağır ve tortulu bir halde üstü açık beton bir harktan, hüzünlü, gönülsüz akıyor bu kirli sular. Ama eminim ki, o sular, köklerine dönmek yine dupduru; kirlenmeden, yıpranmadan varmak isterlerdi hedeflerine.

Sıra sıra oturma bankları konulmuş, türlü ağaçlar, çiçekler, bitkiler de yerleştirilmiş her iki yanına Yaşam Vadisi’nin. Ama görünen o ki, hayat neşeyle akmıyor belli ki buralarda da.

Zaman zaman denizden yükselen, belki de ta Karadaniz’den buraya kadar sızan bir sis örter tüm vadiyi, göz gözü görmez olur Yaşam Vadisi’nde.

Emekçi yığınların devrim sarhoşluğuyla dirençlerini her daim canlı tutukları Armutlu sırtları, hemen arkasında yükselen göğü yarmak isteyen beton binalar, sahil boyu bir neşeyle kıyıya vuran hırçın dalgalar, yedi düvele namzet büyük bayrak direğinin olduğu Doğatepe, hemen yanında bir Japon Bahçesi sis bulutlarının arasında kaybolur gider bir masal diyarı gibi…

Bir zamanların bir tarihi antlaşmasıyla da adı anılan ve bir önemli kemik hastanesinin de bulunuduğu Baltalimanı’ndaki Yaşam Vadisi’nden; boklu sular, kirlenmiş, bulanmış sular akar, kötü bir koku yayılır civara.

Baltalimanı Muhtarlık binası ise; her şeye karşın küçük bahçesiyle neşe saçar yoldan gelip geçene.

Etiler’den Sarıyer’e, belki Beşiktaş’a, Sanayi Mahallesi’ne, İstinye’ye, belki de ta Trakya’ya, Balkanlar’a, bir yandan da Anadolu’ya kadar giden tüm arabalara yol verir tam ortadaki kendi öneminin farkında bile olmayan bir göbekteki kavşak.

Çevredeki okulların bahçelerinden çocuk ve gençlik çığlıkları kaplar ortalığı, asırlık çınarlarda şimdi zoraki misafirlikten ev sahipliğine geçen küçük papağan kümelerinin bağırtıları ve tüm yolların bekçisi sahipsiz köpeklerin zaman zaman zoraki başlarını kaldırmaları dışında çok şey değişmez burada akıp giden zaman yolculuğunda.

Birer füze gibi yerleştirilmiş atık su tankları gündüz güneşte parlamaları yetmezmiş gibi, geceleyin de parlar yere kadar inen sahte birer yıldız kümesi gibi. İstanbul’un bokuna da sahip çıkar yani Yaşam Vadisi…

Ne ilginç görüntüdür bu yahu; 2. Boğaz Köprüsü denilen köprüden de milyonlarca hayal, dert, tasa, yük taşıyan araçlar geçer gece gündüz hız kesmeden, aman vermeden hayata karşı bir çığlık gibi yükselir göklere korna sesleri.

Anadolu’da bir kırsalda olsa bu Yaşam Vadisi kimin umurunda olur; sahipsiz, kimsesiz, öksüz bir mezarlık gibi kurtların, kuşların uğradığı bir mekândan başka ne olur burası.

Omuzlardaki yükler hiç azalmamış, dertler hiç bitmemiştir hâlbuki bu Sarıyer Baltalimanı’ndaki Yaşam Vadisi’nin çevresindeki insanların öykülerinde.

Burada; köpekler tasmasız geziyor, artık yerli ama zararlı bir tür olan küçük papağanlar özgürce yaşıyorlar, kirli sular hiç çekinmeden karışıyorlar martı çığlıklarına.

Biraz olsun belki gelin ve damatlar gelip fotoğraf çektirerek az bulunur bitkilerin değerine değer katıyorlardır bir dostluk göstergesi denen Japon Bahçesi’nde…

Komşuluklar, akraba – hısım ilişkileri de hayli zayıfladı bu aralar, okulun arka tarafında bir yerde bulunan büyük taş kütlelerin altındaki bağnaz bazı insanlar yüz metre ötelerindeki yaşamdan koparmaya çalışıyorlar bahçeli olsa da kapalı evlerindeki düşüncelerini ama heyhat hayat onları da önlerine katacak bir gün.

Bir taraf solun kuvvetli yelleriyle sarsılırken, öbür tarafta yükselen ezan seslerine kulak veren kayaya yapışan bir başka insan kümesi…

Bir tarafta bir zamanlar cem – cemaat ehli iken evlerinde kendilerini kendilerine hapseden sözde dünyaya açık geri kalmış bir geniş kitle…

Bir yanda ise; ülkenin geleceğinin umudu denilen ama çelişkili yaşamlar sergileyen türlü türlü üniversite öğrencileri…

 

Yaşam Vadisi…

 

Ülke; düşünen, konuşan, yazan insanları kıyma makinesinden geçiren bir karanlık elin elinde kalmış, milyonlarca çocuk okullarından koparılıp sokaklara salı verilmiş, çocuk gelin adayları, ucuz işçi yapılan yüz binlerce çocuktan her gün ölenlerin yürek kanatan hikâyeleri kıtalar ötesine taşınmış…

Bir yanda bürokrasinin deve dişlerine tutunan yüz binler, yani; “devlet baba”nın, yoksulların boğazını sıkarak arttırdığı milyarlarca liralık artı değeri yutmak için namussuzca bencilleşip, türlü hilelerle çırpınıp insanlıklarından çıkmış yığınlar…

Bir yanda Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet tarihi boyunca devlete, erke, muktedire dayanarak hiçbir zeval görmeden it gibi kemire kemire bitiremedikleri devletin ve halkın tüm birikimlerini tüketmeye devam etmek için partili devleti destekledikçe desteklemiş, beslenmiş ve semirmiş her birisi birer komprodor ağaya evrilmiş yığınlar…

Bir yanda sağcısı, solcusu, Alevisi, Sünnisi, Kürd’ü, Türk’ü; yönetici erke taparak kendilerini koruyabileceklerinin / kurtarabileceklerinin üstün felsefesine varıp, belediyeleri, devlet kurumlarını ve masum tüm yapıları sömürdükçe sömürüp bugünün düzenine ayak uydurmuş, kişiliklerini çok ucuza satmış, mankurtlaşmış yığınlar…

Bir yanda ise; bir zamanlar Anadolu ve elbette İstanbul’da, İsviçre’nin şehirlerinde akanlar gibi tertemiz dere yataklarından akan billur sular gibi masum ve mazlum canlar…

Yürekleri tertemiz, ap aydınlık, çıkarsız, riyasız, herkesi kardeş bilen, gerçek anlamda bir can olan, ışık insanlar…

Çalmayan, çırpmayan, gece – gündüz çalışıp namuslarıyla evlerine ekmek getiren yığınlar…

Okullarını okuyup, güzel bir yaşam sürmek isteyen zeki, insan sever, doğayı düşünür, pırlanta aydınlığındaki gençler…

Böyle bir ülke olduk şimdi ama belki eskiden de biraz böyleydik. Ama yıllar içinde yalanın, ikiyüzlülüğün, hırsızlığın, yalakalığın, onursuzluğun böylesine ödüllendirildiği, böyle adam kayırmanın, partizanlığın, hukuksuzluğun yaşam damarlarını kestiği bir dönemi Türkler tarihleri boyunca belki de hiç yaşamadılar.

Bu kadar soyunmadan dansözlük yapanı, bu kadar kalemini ucuza satanı, bu kadar vatan hainini bu ülke hiçbir zaman görmedi.

Çocuklarımızın bir bardak süt içemediği bir ülke, insanlık düşmanı, hainlerin yönettiği bir ülkedir; doğasına, dağına, taşına, tarlasına, ağacına, milli kültürüne, namusuna, tarihine, geçmişine, denizine, edebiyatına, şiirine, şehitlerine, erenlerine, velilerine düşman bir zihniyet karanlık bir zulüm iktidarıdır.

 

Yaşam Vadisi…

 

Kirletişmiş, örselenmiş, aldatılmış, umutları ezilmiş, hoyrat ellerde namusu yok edilmiş bir yaşam, yaşam değil yavaş yavaş gelen bir ölümdür.

Derelerinden zehir akan, her gün işçi cinayetlerinde çıkan feryatların bürokrasi faşistlerince kesilmek istendiği, katillerin hapishanelerden salı verilip mazlumların zindanlara doldurulduğu bir ülke bağımsız bir ülke değildir.

Her alanda sınırsız bir emek gaspının olduğu, milyonlarca emekçinin emeğinin çalınıp iktidarı besleyen sermaye babalarına peşkeş çekildiği, yabancı güçlerin şirketlerinin cebini dolduran ve Türkiye’nin yaşamını yok eden madencilik, zeytin ağaçlarının kesilmesi, ülkenin tüm değerlerinin yabancılara satıldığı bir ülkede yapılan Yaşam Vadisi’nin, yani yaşamın tümden öldürülmesidir.

Bir ülkeyi nefessiz bırakmak, aç bırakmak, eğitimsiz bırakmak o ülkeyi gözden çıkarmak demektir.

Hukuk’un, adaletin olmadığı yerde demokrasi de olmaz, özgürlükler de olmaz, yaşam da olmaz…

Düşüncesini açıklayan gazetecilerin, aydınların öç alırcasına zindanlara doldurulduğu bir ülke de cumhuriyet’ten de bahsedemeyiz.

Yaban Ellerinde El Kapularında yaşamak zorunda bırakılan milyonlarca yurtsuz insan…

Dinci terör çeteleriyle iç içe oldukları belgelenen binlerce insanı türlü bahanelerle bu, kanlarla yoğrulmuş kadim topraklarımıza doldururken; Anadolu toprağında doğup, ırkçı – bağnaz bir kafa nedeniyle başkalarının yurduna sürgün edilen, sığınmacı yapılan, bu yurttan açık açık kovulan güvercin saflığında yaşam sevdalıları…

Gidip Anadolu ve Rumeli kadar bile güzel olmayan ülkelerde köleleştirilen, o topraklarda birer yabancı yapılan yurtsever kandaşlarımız…

Bir ülkede kırk yıl boyunca on binlerce kişiyi katledip, ülkeyi kana bulayan, emperyalizmin bir oyunu olarak ülkenin gelişmesini durduran, demokrasisini yok etmek için kasıtlı olarak büyütülen bir terör örgütünün katil başını “önder, lider” olarak tanımlamak bir vatan hainliğidir.

Tüm halk kitlelerini; tümüyle bir avuç yandaşını yaşatmak için, kendi geleceğini garanti altına almak için her türlü manevrayı yaparak kandırmak düpedüz bir ahlaksızlıktır.

Bu sisteme, bu karanlık gidişe dur, diyenlere selam olsun…

Bu tertipleri gördükleri halde otokrasinin yanında yer alıp, ona boyun bükenlere yazıklar olsun…

Yaşam Vadisi, şimdi içinde yaşanılmayan, umut yeşertilmeyen, nefes alınamayan, karanlık bir çukura dönüştürüldü.

Her kim ki, bu ülkede hırsızlık, ayrımcılık, hukuksuzluk yapıyorsa; mazlum yavrularımızın ahları onları tutsun…

Vicdanını, onurunu kaybedenlerden bir şey beklenemez.

Yine ne varsa; yaşamı seven, yaşama sevdalı, onurlu, dürüst, insan ayırmadan herkesi seven, yurduna, dünyaya, insanlığa bağlı bilinçli insanlarda vardır…

Selam olsun; Yaşam Vadisi’ni, güzel ülkemizi, tüm dünya insanlığının barışını, kardeşliğini, eşit üretip- eşit tüketmeyi hedefleyen kökeni ne olursa olsun o gönlü güzel tüm insanlara…

 

Muhabbet ehline aşk ile…

 

Ayhan Aydın

8 Aralık 2025

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile