Kırıntı’lı Öyküler

Kırıntı’lı Öyküler

 

Değerli dostlar,

Sevgili okurlar,

 

Yaşam inanılmaz zenginlikler belki mucizeler barındıran benzersiz bir macera alanı aslında.

Güne sıradan bir güne başlar gibi başlarsınız belki öyle sürüp gider dağların arkasında batan güneşle birlikte biter bir gün, bir ömür.

Ama yine güne aşkla, sevgiyle, merakla, çileyle, gerçek bir duyguyla başlarsanız gün şafakla başlayıp, arkasından sizi kendisine bağlayıp son ışıltılarına kadar gözünüzü alamadığınız güneş aynı güneş, dağlar aynı dağlar olmaz…

Yani hayatı nasıl tutarsanız, nasıl yaşarsanız öyle gider ömür dediğiniz bilmece…

Aslında her şey sizin elinizde, dünya denen bilinmezlikler diyarı sizin bakışlarınızda gizlidir.

Hiç kimsenin yaşamı sizlerin tahmin yürüttüğü gibi belki sizinkinden daha iyi değil, birçoğunun yaşamı belki sizin yaşadıklarınızdan daha kötüdür.

Bugünden düne, geçmişe bakmak da böyle bir şeydir. Bizler tarih kitaplarıyla, romanlarla, öykülerle, bizlere anlatılanlarla eskileri anlamaya çalışıyoruz.

Buna da ne kadar kafa yoruyoruz, ne kadar merak ediyoruz, o da ayrı bir mesele.

Yaşam sürprizlerle dolu, tek düze bir hayat yok aslında. Nice nice yaşanmışlıklar, bir yerlerde gizlenmiş acı gerçekler, bazı tatlı anılar, yaşamın tek düzeliğine meydan okuyor.

Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını her defasında deneyimlese de insanoğlu, hiç zaman geçmiyor, hemen unutuyor.

Belki de evrenin döngüsü böyle işliyor, insan beyni tüm yaşanmışlıkları, tüm acıları hafızasında tutsa, o yükü kaldıramayıp yok olup gidecektir.

Yine de beyin alabileceğini alır…

Yürek, gönül, hafıza dediğimiz ve beyinden de daha geniş bir duygu alanı olan büyük bir evrende ise çok şeyler saklıdır.

 

Evet, dağların eteğindeki Kırıntı Köyü’nde de tüm köylerde olduğu gibi nice nice evrenler saklı.

Burada da her insan bir öyküdür, her yaşam bir kitaptır.

Bu boş bir söz değildir. Yeryüzündeki hiçbir insan bir başkasının hayatının aynısını yaşayamaz. Yeryüzündeki tüm insanların farklı bir yaşamları, farklı bir dünyaları, farklı kimlik ve kişilikleri, yaşadıkları benzersiz bir yaşamları vardır.

Coğrafya belki tümüyle kader değildir ama o derin oylumlu vadilerin diplerinde saklı olanlar her bir toplumu, her bir bireyi birbirinden farklı kılar, onları benzersiz yapar.

 

Sefa Öztürk

 

Zaman zaman görüştüğüm, candan bir insan olduğunu, yöremizin kültürüyle yakından ilgili olduğunu bildiğim çok sevgili Sefa Öztürk’ün böylesine güzel öyküler, anılar kaleme aldığını yazdığı kitabı okuyana kadar bilmiyordum.

İki ay kadar önce aramızdan ayrılan Haskıs Teyzemden sonra, Fransa’da sonsuzluğa göçen teyzem Ektibar Aydın’ın cenazesi için de memleketimiz olan Gümüşhane Şiran Yeniköy’e gitmiş, derin bağlarla bağlı olduğumuz ve candan sevdiğim Cemal – Çeşminaz Aydoğan’ların Kırıntı’daki evlerine mihman olmuştum. Her gezide olduğu gibi yanımda üç dört kitap olmasına rağmen, Sefa Öztürk abimizin Cemal Aydoğan’a imzalayıp verdiği “Kırıntı’lı Öyküler” kitabını elime almamla yarısını okumam bir oldu. Yol boyunca kitabı bitirmiştim. Daha sonra bir başka yolculuk girdi araya, yazı bugüne kaldı.

 

Kırıntı’lı Öyküler

 

Bir kere Sefa Öztürk derin bir hafızaya sahip, bizzat duyduğu veya kendisine aktarılanlarla zenginleşen anlatıları olduğu gibi kaleme alırken, öykülerin, anıların, kişilerin yaşadıklarının, köy tasvirlerinin aslına sadık kalmış.

Tarihin içinden çıkan birer kahraman hüviyetindeki kişilikler her zaman, her yerde göreceğiniz insanlar da değiller.

Kendi köyünün, hatta bir kısmı yakın akrabası olsalar da, birebir tanıdığı insanların betimlemeleri, kişilik ve karakter özellikleri ve asıl yazıyı oluşturan anılar, ilginç öyküler onun özünde başarılı bir edebiyatçı kimliğinin de olduğunu gösteriyor, betimlemeleri çok başarılı ve çok güzel.

Sefa Öztürk Kırıntı’lı Öyküler de Anadolu’nun çileli bir coğrafyasından kişi, yöre, tarihi olgular üzerinden bize ciddi bazı bilgiler de aktarıyor.

Buradaki öyküler daha çok bir tarihi döngü içindeki bir köyün insanlarının dramlarını kayıt altına aldırıyor.

Kırsal kesim insanın en büyük açmazı geçim derdidir.

Verimsiz topraklara sahip Şiran’da, Gümüşhane’de, Anadolu’da geçim her zaman çok güç şartlar altında sağlanabilmiştir. Çünkü coğrafya ekime – dikime çok elverişli olmayan, dar alanda çok ürün almayı gerektirirken toprağın, özellikle sert kış şartlarının, karasal koşulların, yükseltinin buna elverişli olmamasından dolayı insanların büyük mağduriyetler yaşadıkları bir coğrafyadır.

Sefa Öztürk’ün başarılı bir şekilde dile getirildiği gibi, savaş, seferberlik, zoraki göç olguları insanları bulundukları çevreden uzaklaşmak zorunda bırakırken, aslında sonra olabilecek bir önemli sosyal olgunun, “göç” olgusunun da Kırıntı’lı insanların yaşamlarının ayrılmaz bir parçası haline gelmesini sağlamış.

Bu kitap; aslında unutulan, bazen unutulmak istenen ama derin acılarıyla hiçbir zaman unutulmaması gereken Osmanlı’nın son dönemi, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki yoğun savaş, ekonomik güçlüklerin derin izlerinin anılar, insan öyküleri aracılığıyla gün yüzüne çıkmasına vesile olmuştur.

Kimi tarihsel bilgilerin de yer yer aktarılması kitabı daha da gerçekçi kılmış, kişilerin ve anıların özüne dokunmadan coğrafya – tarih bütünlüğünde bazı sözlü aktarımların, özel bilgilerin yerel tarihçiliğin genel tarihi anlamamız için nasıl bir kılavuzluk yaptığını da bu kitap göstermiş oluyor.

Seferberlik denen dönemde 1915’lerde Kırıntı Köyü (elbette yakındaki Yeniköy’de) tümüyle boşalıyor/ boşalttırılıyor. İnsanlar çok da istemeyerek emirlere uyarak hiç bilmedikleri coğrafyalara dağılmak zorunda kalıyorlar. Bu savaş ortamında zorunlu yapılan bir uygulama olsa da; bir insan topluluğu için toplu göç, toplu travma demektir. Doğup büyüdüğü, yaşadığı toprakları terk etmek zorunda kalmak hiçbir şekilde kolay olmamıştır. Çok derin ekonomik sorunların yanı sıra çok engebeli dağlık bir alanda ulaşım olanaklarının olmadığı bir zamanda göç etmek yöre insanının hafızasına derin bir şekilde kazınmış, derin ekonomik sıkıntılar belki de bugünkü bazı davranış kalıplarının belirginleşmesine neden olmuştur.

Yöre insanı öyle derin bir yoksulluk çekmiştir ki, ekonomik olarak rahata kavuşmak için insanüstü bir gayret göstermiş, belki de bugün artık yoksul denecek durumlarının olmamasının altında geçmişte yaşadıkları derin ekonomik sıkıntılar yatmaktadır.

Bazen “Kırıntı’nın acları” gibi küçümseyici ifadelerin altında insanlığı yiyip tüketen savaşların yoklukların farklı yansımaları vardır… (Kırıntıllılarda insan hiç aç kalmaz,  en fakir evdeki “çökelik, turşu” insanları ve insanlığı doyurmaya yeter. :)) )

Bu kitap şu açıdan da çok önemli; burada bize bir köydeki insan topluluğunun nasıl, ne şekilde yakın çevre veya uzak çevreye gidebileceğini, inşaatçılıktan, çorap- boncuk vb.satıcılığına, eski lastik toplayıcılığına kadar ne kadar farklı işlerde çalışarak ayakta kalmak için çaba harcadıklarını da gösteriyor.

 

“Eski Takvimle” Mart’ın 9’unda yaklaşık 22 Mart (Sultan Nevruz) nerelerde olurlarsa olsunlar, nereye çalışmak için, yaşamını sürdürmek için giderlerse gitsinler yöre insanın birbirleriyle anlaşarak o tarihlerde yine bir yerde toplanıp köye döndüklerini, yerel eğlenceye, köydeki ortak sevince, bayram’a katıldıklarını anlıyoruz.

Canik illeri hep duyduğumuz Doğu Karadeniz’in bir bölümü yöre insanın çok yoğun bir şekilde gittikleri altı ay kadar kaldıkları yöreler. (Bu arada bu Yeniköy Köyü için de geçerlidir.) Kırıntı Köylülerinin çoğu, Seferberlik yıllarında alıştıkları iklimi daha yumuşak, toprağı daha bereketli, insanı kısmen daha anlayışlı, geçimin daha kolay olduğu Karadeniz sahil yerleşimlerine giderek farklı işlerde çalışarak geçimin yolunu tutmuşlardır.

Zaman içinde Türkiye’nin, hatta dünyanın dört bir tarafına yayılan Kırıntı Köylülerinin bağırlarında yurt özlemi olsa da, “Kırıntı’nın Taşları, Dağları, Bayırları” hiçbir zaman insanların karnını doyuramamıştır. Çünkü yaşam için gereken arazi çok çok azdır. Yörede ekim – dikim işini, bir ailenin sene boyunca geçimin sağlayacak tarlalar yoktur.

Sevgili Sefa Özkürk kitabında yalın bir dil kullanırken, yöre insanın şive dediğimiz yerel söylemlerini yoğun bir şekilde işleyerek aslında önemli bir iş yapmış, birebir konuşma dilini yazıya aktarıp, bazılarının önemsemediği, küçümsediği çok değerli bir farklılıkla, bu konuşma dilinin, kelimelerin kayıt altına alınmasını sağlamıştır.

 

“ – Allah yoluyzu, iziyzi açuh etsin, Aliynen Muhammed gılavuzuyuz olsun, On imamlar yoldaşıyız olsun. Yolda izde dikkat edin, birbiriyze muhat olun, eyi geçinin. Urubalarıyzı mökkem geyinin, üşütmeyin. Nerde galıysız bu yıl? “ (Sayfa: 132)

 

Sefa Öztürk kitapta çok samimi bir üslup yakalamış, belli kalıplara kendisini hapsetmemiş, gönlünden geçenleri, gerçekçi, duygusal, sevgi dolu bir hitap şekliyle kaleme almıştır.

Her birisi gerçekten birbirinden ilginç öyküler içinde beni en derinden etkileyen ise “Bahtsız Güssün” öyküsüdür. Öyküyü okuyunca gerçekten çok hüzünlendim, o gece yatamadım. Yaşanmış bir öykü… Anadolu’da kadın olmanın derin acısı… Derin bir dram var öyküde…

Yine benim de tanıyıp candan sevdiğim Hüsnü Amca’nın (Hüsnü Aydoğan)’ın başından geçenler de insanımızın yaşadığı ama çok bilinmeyen komiklikten ziyade derin bir acının belgesi gibi ortada duruyor.

Ali Baba yani Cin Ali diye duyduğumuz büyüğümüzün yani Sevgili Sefa Öztürk’ün kendi dedesinin öyküsü de çok ilginç. Büyük binalara çok ilgi duyan bir Anadolu insanı, üniversite okuyan torunu (Sefa Öztürk) ile birlikte İstanbul’u geziyor. Benzersiz gözlerle büyük binalara, insanlara, insan kalabalıklarına bakıyor… Tarihin için çıkıp gelen bir piri fani, üniversite okuyan torunuyla İstanbul sokaklarında... Diğer öykülerindeki gibi burada da Sefa Öztürk içinde olan öykücü kimliğiyle aslında kendi yaşadığı bir olay olmasına rağmen olaya dışarıdan bakan gerçekçi bir gözle, gözlemle bir günün anısını çok güzel kaleme almayı başarmış.

Kitaptaki önemli vurgulardan birisi de, Osmanlı’nın Son Dönem Savaşları, Kurtuluş Savaşı, Asker Öyküleridir…

Bu kitapla anılıyoruz ki, bugün bizlerin, gençlerin hemen çoğumuzun bilmediği, unuttuğu şekliyle yöreden, Kırıntı’dan onlarca insanımız “şehittir”. Kitap içinde Mısır’da, Kafkas cephesinde Rusya’da kalanların, onların yaşadıkları çok derin acıların öyküleri de var. Onlarca kayıp var… Yemen illerine giden, yurdun dört bir tarafına giden yıllar yılı askerlik yapan, birçoğu geri dönmeyen öyküleri bile tam bilinmeyen onlarca insanın varlığı da bu kitapla canlı bir şekilde kayda geçiyor.

Köyde ilk fotoğrafı çeken köye gelen öğretmen, okumaya gidenlerin yaşadıkları, onca güçlükleri yenip, gurbet elden geldikten sonra evin yıkılmasıyla evin altında kalsa da sağ kurtulan yine önemli bir öykü kahramanı Sarısakıl, müzik aletleri kullanmakta mahir “”Gahirgillir”…

Gerçekten her birisi çok başarılı öyküler…

 

Sonuçta; Sefa Öztürk’ün içimizde nice nice değerler olduğunun somut bir delili olarak bize sunduğu kitapla hem genel kültüre, hem de yöre yerel tarihine katkı sunan, sadece birer basit gülünecek anlatılar değil de, karanlık tarihin içinden sızıp gelen ışık huzmeleri gibi, geçmişle geleceği birbirine bağlayan çok önemli bir iş başarmış.

Kendisini canı gönülden tebrik ediyor, yeni kitapların şimdiden dört gözle bekliyoruz…

Kitabı herkese tavsiye ediyorum…

 

Cümle seven gönül ehli insanlarımıza

Muhabbetlerimle…

 

Ayhan Aydın

22 Temmuz 2026

 

Sefa Öztürk, Kırıntı’lı Öyküler, Himalaya Yayınları, İstanbul, 2026