Bir Aşiret İki Hikâye
NEVRUZ – Ali Gülçiçek
Lambanın fitili yılların tükettiği zamanları taşıyor üzerinde. (Kitaptan, Sayfa: 275)
Her şeyden önce söylemem gerekirse son zamanlarda beni etkileyen ender kitaplardan birisi oldu Nevruz. Ali Gülçiçek dostumuzu daha önce bilsem de, bu seneki Divriği gezimizde Hüseyin Abdal Etkinlikleri’nde karşılaşıp candan bir sohbetten sonra aldığım kitabını okuyunca kendisini de, onu var eden ortamı da, Anadolu’nun bağrında saklı yüzlerce gizli kültür gözesi coğrafyalarından birisinin de az bilinen yönlerini öğrenmiş oldum.
Nevruz kitabını çok ama çok sevdim, benimsedim bu kitabı. Yazarı bu kitapta birçok roman yazarı gibi farklı olayları, farklı zaman dilimlerinde kitap boyunca aralara serpiştirerek size aktarırken kitabın öz ruhundan sizi koparmadan bunu başarabiliyor. Tarih ve coğrafya içinde, kişilerin farklı yaş aralıklarındaki duygu dünyalarını başarılı bir şekilde veriyor yazar, hem sizi yormuyor tüm anlatılanlar, hem de ana öyküden kopmadan çok farklı bilgileri de sizi sıkmadan size aktarıyor, dahası her seferinde ilginizi koparmadan sürüklüyor tüm roman boyunca yazarın kalemi, benzersiz dili.
Koçgiri coğrafyasında geçiyor roman; Zara’ya bağlı Hargün Köyü (Eski Hargün Köyü – Eski Murat Paşa Köyü / Paşaköy) yeni ismiyle Belentarla ve çevresinde geçiyor.
Koçgiri aşiretinin bulunduğu yaman coğrafyada kimlik buluyor tüm karakterler, olaylar, yaşananlar. Yöre ve kültür; Zara, İmranlı, Divriği, Çetinkaya, Sivas yöresi kültürü.
Ama Arkasında Dersim var, bir yol uzanıyor Ankara’ya, Urfa’ya, İstanbul’a da…
Gınıli Paşa, Gınıli Murat Paşa muktedir bir Alevi ağası. Törelerin, geleneklerin şekillendirdiği yaşamının derinliklerinde aslında bir mazlum, bir sevgi, bir insanlık damarı da var Murat Sabri’nin. Ama insan benliği bu, ağalık, beylik, paşalık, makam – mevki sahibi olma istediği, muktedir olma istediği saklı bir yerlerinde. Bazı insanlarda yeri ve zamanı gelince, zemin oluşunca açığa çıkıyor bu damar da.
Dağlara, taşlara, ovalara yayılıyor yaşam, anılar, gelenekler, inançlar, umutlar…
Kitapta geçen yöredeki; Yılanlı Dağı’ndan, Gürlevik Dağı’na, Çengel Dağı, Ağubaba Tepesi, Düzgün Tepesi’, Keysi Kalesi, Gerşe Tepesi’den başlayarak cümle yöredeki her uçan kuşun eğlendiği vadi diplerine kadar kendisinden sorulsun istenen, bitip tükenmez bir hırs var Gınıli Paşa’da.
Orası Ağa’nın köyü, yöresi, dağı olabilir ama insanlar yaşıyor orada, kederleriyle, özlemleriyle, açmazlarıyla, tertemiz yürekleriyle insanlar ve muazzam bir büyülü coğrafya var karşınızda.
Benzersiz bir konak yaptırması, konağını yapan mazlum Ermeni ustasının onun sırlarını bildiği, gizli altınlara sahip olduğu, belki de böyle bir ustalıkta başka bir eser yapmasını istemediği için bir dere kenarında onun canını alması, ahde vefasızlık etmesi gibi olaylarla kendinden çokça söz ettiriyor Gınıli Murat Ağa roman boyunca.
Her ne kadar kendince doğru olsa da töreye, köklere, ikrara ihanet etmesi, en yakınlarını iktidar hırsıyla kendi elleriyle zalim düzen teslim edebilmesi…
Gınıli Ağayı sevilirken bazen korkulan, bazen nefret edilen bir karaktere dönüştürüyor.
Zaman zaman alçalması, alçaldıkça kendisini güçlü görmesi, göstermesinin öyküsü var kitapta.
Ama yaptığı zalimliklerin karşılığını da canıyla ödemesi bir acı sonu hatırlatıyor bizlere. Yine mazlum suçsuz bir cana kıydığı için kendisinin en yakınında bulunanlar tarafından en çok sevdiği askerlerin kılığına girenler tarafından öldürülmesi.
Kendisini canlıyken el üstünde tutan sistemin, onun ölümünden sonra ona değer vermemesi dile getiriliyor…
Roman boyunca beni en çok etkileyen unsurlar; kitaptaki doğa ve insan anlatımlarıdır.
Ali Gültekin, yöre insanın kullandığı dili (Zaza’ca) roman boyunca yörede kullanılan kelimelerle kitap içinde vererek bu dilin kültür öğesi olarak varlığını okura gösteriyor. Roman dili Türkçe ama romanın geçtiği coğrafyada konuşulan ana dil Türkçe değil, Ali Gültekin şovenizme kaçmadan kendi toprağının, tarihinin, kültürünün dilini de okurlara aktararak, bir başka kültür hizmeti veriyor bizlere.
Yerel kelimelere, terimlere, söz öbeklerine sık sık romanında yer veren yazarın doğa betimlemeleri benzersiz. Kendinizi o anda o coğrafyada hissediyor, o anlatılan yerlerde geziniyor, oraları görüyor ve kokluyorsunuz.
Her zaman yokladığım gibi söz öbeklerinden bizim Gümüşhane Şiran Yeniköy – Kırıntı yöresinde de kullanılanlar var mı? Dediğimde çok ortak kelime yakalayamıyorum: merek, peg (peğ), aprik (nisan) birkaç kelime ve “kulak asma rahatsız biraz”… dışında.
Roman yazarının hafızası çok kuvvetli. Gülali ilk çocukluk günlerinden itibaren her şeyi ama her şeyi çok iyi hatırlıyor. Roman kahramanı olan yazar aslında benzersiz bir dil ustalığıyla kendisini tümüyle romandan yalıtıp roman kahramanın diliyle olup biteni, hem de her yaşta, her farklı coğrafyada yetkin bir şekilde bizlere anlatabiliyor.
O kalabalık aileden gelen Gülali, kendisini derinden etkileyen, besleyen, tüm ruhunu doyuran, özlemlerinin, umutlarının, sevgilerinin, hasretlerinin, kederlerinin, sır ortağı olan tüm kadınları bir can yoldaş, arkadaş, sırdaş, bağrına yaslanacağı birer ana sultan biliyor. Şehriban da, Nevruz da, Çenali de, tüm kadınlar Gülali’yi var eden analar, ona can suyu olan ana sultanlardır.
Gülali’nin fakirliğin pençesinde ezilmiş dedesi Zenker Mehmet’e sevgisi; bir büyüğe, ataya, canına can veren, nefesle nefes aldığı bir ulusuna saygı ve sevgiyi simgeliyor.
Zenker Mehmet Dersim Kıyımı’nda askermiş. Celal Bayar’ın “size emrediyorum, benim tütün tabakam gibi Dersim’i dümdüz edeceksiniz” demesini hiç unutamıyor. Gelinlik kızların, anaların, büyüklerin feryatlarını uğultusuyla, yoksullukla dolu namuslu bir insan olan Zenker Mehmet de Gülali’yi büyüten, ona güven duygusunu, yaşam aşkını veren insanlardan, erkeklerden birisi.
Aslında Nevruz Romanı’nı iyi bir edebiyatçının irdelemesi gerekir. Yaşar Kemal romanlarında olduğu gibi, burada da; sayfa sayfa yer isimleri, kişi isimleri, yöre isimleri, aşiretler, gelenekler bize tüm coğrafya hakkında benzersiz birer folklorik ve antropolojik veriler veriyor.
Bir kere Nevruz romanı; Lolan Aşireti’ne bağlı Gınıli Aşireti’nin tüm yaşamını, yaşamda karşılaştıkları sorunları, bir Alevi aşiret olmalarına rağmen bir ağaya bağlı olarak üretimlerde bulunmalarını, “eşit üretim – eşit paylaşım” olması gerekirken, halkın ezilmesini, yokluk çekmesini çok yalın, gerçekçi ve özlü bir şekilde anlatıyor.
Tüm eşitsizliklere rağmen Alevi inancına çok sıkı bağlı yöre insanı, yöredeki dedelerin yürüttükleri cemlere katılma, Nevruz, Hızır ve cümle Alevi erkânlarını, ziyaretleri, İmam Hüseyin’i, İmam Ali’yi, Ehlibeyt’i, kutsal mekânların varlığını en derin şekilde hisseden, kabul eden benzersiz temizlikle yüreklere sahip bir topluluk.
Uzaklardan gelen mihmanlara gösterilen insanüstü ilgi, yoldaşlık, kirvelik, Alevi ve aşiret bağlılıkları, ocaklara, pirlere, kutsal mekânlara büyük saygı, akrabalığın önemi, insanı insan yapanın gelinen köklerde buluşmak, ortak inanç ve kültürde buluşmak, ahde vefada buluşmak olduğu anlatılıyor roman boyunca. Bunlar bozulduğu zaman ise toplumun parçalanması başlıyor. Seni sımsıkı bir arada tutan temel değerlerin yok olması aslında aşiretin de, köyün de, yaşamın da dağılması, tükenmeye, bitmeye başlaması anlamına geliyor.
İnsanları birbirinden koparan temel neden; ekonomik zorluklardan çok, ölümüne bağlı olan temel değerler sisteminin yok olması gibi geliyor insanlara. Roman bu yönüyle kapalı bir toplumda, bir coğrafyadaki insan ilişkiler ağını, sosyolojik olarak da bu bağlantıları çok başarılı bir şekilde bizlere aktarıyor.
Bir Kürt topluluğu bunlar... Nevruz yani “Tırk” (Türk – Türkmen) bir gelinin aşiretlerine gelin gelmesini çok yadırgasalar, hatta onu hemen kabul etmeseler de, Nevruz, olağanüstü kabiliyetleriyle bir ana sultan olma özelliğinde zamanla onlara gösteriyor. Nevruz; dedelerin ayak türabı, büyükleri sayan, küçükleri seven, gönül incitmeyen yüceler yücesi bir ana olduğu için çok farklı bir kültür içinde kendisini var etmesini başarabiliyor.
Nevruz Gınıli Murat’a sevdalı, onu aşkıyla yanan, ona sadakatle bağlı, yola, töreye, aşirete canını veren, dedelerin dualarını yüz bin can bağışlayan bir ermiş, bir başarılı kadın örneği olarak karşımıza çıkıyor.
Gülali bu güzelim ortamda büyüyor, babası Wesali (Veysel) Ankara’da polis memuru olunca, bir ayağı Ankara’ya adım atıyor, sonra babasının görevi nedeniyle Urfa’ya gidiyorlar... Buralarda bu farklı coğrafyalarda inanç, dil, kültür bakımından çok farklı insanlarla karşılaşınca her zaman köyünün, doğduğu, büyüdüğü ve büyülendiği toprakların kokusunu özlüyor, sürekli sürekli o kışları kuş uçmaz kervan geçmez dağların öbeğindeki yöreyi arzuluyor.
Bu farklı coğrafyalarda çektikleri eziyetlerin başında Kürt kimliklerinden dolayı Türkçe’yi tam konuşamamaları, bir Alevi – Kızılbaş olmaları zaman zaman dışlanmalarına neden oluyor. Yazar bunu da abartısız çok güzel bir şekilde anlatırken, aslında benzer durumdaki on binlerin de Türkiye’de yaşadıklarını da dile getirmiş oluyor.
Nevruz kitabıyla yazar bizi; doğduğu topraklara, doğduğu toprakların insanlarına sevdalı olan Gülali’nin gözünden, benzersiz bir yolculuğa çıkarıyor.
Yazar Gülali karakteriyle kendisini anlatmıyor, Nevruz romanında bir nevi hepimizin ama bir nevi de belli bir yöreden çıkan yaralı, sevdalı, özlemleri bitip tükenmeyen, hep insanı arayan, insanı seven bir yüce gönüllü insanın öyküsünü bizlere aktarıyor.
Roman bence birçok yönüyle başarılı bir roman. Dili çok yalın, düzgün, anlaşılır cümleler, akıcı bir dil var kitapta. Kitap sizi bırakmıyor, kendisini okutuyor, sayfalar sizi peşinden sürüklüyor.
Çünkü iç içe geçen öykülerin hepsinde gerçek yaşanmışlıklar olduğu kadar, sürükleyici bir anlatım da var, tarihi gerçekler, anılar, yöreye ait bazı özel bilgiler de var.
Kitapla aslında Türkiye’nin birçok yüzüyle karşı karşıya geliyoruz. Kurtuluş Savaşı’nda, Cumhuriyetin ilk yıllarında Anadolu’da yaşananlar var.
Gınıli Murat Paşa aşireti temsilen Sivas’ta, Sivas Kongresi’ne katılmak için yollara düşüyor, bir heybe dolusu altını Mustafa Kemal Paşa’ya veriyor (Bir uçak alacak kadar altınmış bunlar). Tam istediğini bulamasa da Mustafa Kemal‘e bağlanırken Koçgiri Harekâtı oluyor. Bu sefer Baytar Nuri, Alişer’lere karşı tavır alan Gınıli Murat Paşa aşirette ve yörede bir parçalanmaya neden oluyor. Kendisi hain ilan edilmesine rağmen onu tutan hayli taraftarı da onun yanında yer alıyor. Bu aşiretler içindeki bölünme ve parçalanma çok gerçekçi bir şekilde romanda anlatılıyor.
Gülali’nin gözüyle saf, tertemiz bir Anadolu genci üniversitede devrimci hareketlerle karşılaşıyor, Erdal Eren’i tanıyor, mazlumluğu, sevgiyi, devrimci harekette buluyor. Ama hiçbir ciddi eyleme katılmadığı halde işkence görüyor. Bir devrimci gencin gözüyle bu sefer olan biteni anlamaya çalışıyoruz.
Yıllar geçiyor, yıllar ilerliyor.
Gülali ilk kez trene bindiği Çetinkaya istasyonunda gördüklerini adeta saniye saniye belleğine kazımışken, yıllar sonra aynı yollardan geçerken yıllar önce yaşadıklarını tekrar hatırlıyor, hep karşılaştırmalarla geçmişi yaşadığı döneme bağlıyor.
Yollar değişiyor, şartlar değişiyor, insan ilişkileri değişiyor…
İşte yazarın başarısı tüm bu anlık değişikleri çok gerçekçi ve bir birine karıştırmadan okura sunmasıdır. Laboratuar gibi geçmişe yolculuk yaparken, bugünden bizi koparmayan, aynı duygu selini bize yaşatırken, içindeki yoğun hisleri kelimelere dökebilme kabiliyeti var romanda.
Gülali büyüyor, her şey ama her şey değişiyor…
Bir zamanların haşmetli Gınıli Murat Paşa’sı öldürülüyor…
İnsanlar arası vefasızlık artıyor…
Gelenekler yozlaşmaya başlıyor…
Zamanın en büyük darbelerini de insanlar yiyor…
İnsanlar yaşlanıyor, hastalanıyor, tanıdık, bildik, sevdiğimiz o güzel insanlar birer birer bu dünyadan göçüp gidiyorlar…
Onlara duyulan sevgi, benzersiz bağlılık, birer tutku gibi sizi bırakmıyor ama maalesef ömür bunlara yetmiyor.
Gülali büyüyor, köye farklı zamanlarda gidişinde insanları değişmiş buluyor, insanların ona karşı bakışı da değişiyor.
O çok aradığı çocukluğunun duygularını, kokularını, benzersiz sevgilerini, sevdalarını zaman zaman bulamaz oluyor köyde…
Bazı önemli cenazelere katılamadığı için sitemlerle karşılaşıyor, artık kimsesiz kalan çok sevdiği Nevruz’un çaresizliklerine tanık oluyor.
Köyün, yörenin, hayatın merkezindeki adeta büyülü bir bina olan köşk yavaş yavaş terk ediliyor, insanlar köylerden kentlere göç ediyorlar, yokluk, yoksulluk artıyor, insanların yürümeye güçleri kalmıyor…
Geçmişin anılarıyla yaşamlarını sürdürürken, her şey bir anıya, bir hikâyeye dönüşüyor.
Ay yine doğuyor dağların ardından tüm temizliği ve parlaklığıyla, güzelliğiyle, toprak aynı toprak, hava aynı hava ama artık hiçbir şey eskisi gibi olmuyor, olamıyor…
Hainlikler, ezilenler, öldürülenler, yorulanlar, hakları gasp edilenler, öksüz kalanlar, yetim kalanlar, düçar olup, toprağa girenler…
Değirmen misali döner başım, dediği gibi söz yazarının, tüm anılar sarhoş edici bir şekilde insanın başında dönüyor…
Geçmişin tüm anılarına sahip çıkmak, oralardan insanları çağırmak, geçmişin muhasebesini yapmak…
Biraz da geçmişte, geçmişle yaşamak…
Ali Gülçiçek; dağını, taşını, otunu, böceğini ve de ölümsüz insanlarını, anılarını, tarihi bilgilerini yazdığı kitabıyla yöresinin kültürüne ölümsüz bir hizmette bulunmuş.
Yöre tarihini aydınlatan, artık belki de hemen hiç kimsenin bilmediği, bilemeyeceği nice nice gerçek insanların yaşadıklarını, yöredeki yaşanmışlıkları bir belgesel sürükleyiciliğinde bizlere aktararak yerelden evrensele ulaşmanın önemli örneklerinden birisini bizlere sunmuş oluyor bu kitapla.
Nevruz Nevruz… Adı ve soyadı. İki aşiret arasında kalan, sevdaların, özlemlerin, acıların anası…
Ve de…
Yazarın yani Gülali’nin köyü en son ziyaretinde gördükleri…
Baştan sona kurgusuyla, diliyle, vermek istediği mesajları edebiyat dilinden sapmadan bizlere çok başarı aktarmasıyla aslında bu romanın iyi değerlendirilmesi gerekir.
Çok sevdiğim, beni çok etkileyen bu güzel romanı herkese tavsiye ederim.
Tekrar Ali Gülçiçek’e sevgi ve muhabbetlerimi sunuyorum.
Muhabbet ehline aşk ile…
Ayhan Aydın
11 Ağustos 2026
Bir Aşiret İki Hikâye, Nevruz, Ali Gülçiçek, Peri Yayınları, İkinci Baskısı Ocak 2026, İstanbul (300 Sayfa)
