ŞİMDİ DE SİYASETEN SÖMÜRÜLEN ALEVİLİK
Bizler Neler Yaşamadık Ki!
Şu anda Sayın Prof. Dr. Fahri Maden’in Şahkulu Sultan Dergâhı Vakfı adına hazırladığı Şahkulu Sultan Dergâhı Tarihçesi kitap taslağını okuyorum. Sayfaları çevirdikçe yıllardır içinde bulunup tümünü bilmeme rağmen bazı gerçeklerle tekrar yüz yüze gelince hala çok şaşırıyor, çok ama çok üzülüyorum. Bundan yüz yıl önce de bir Alevi – Bektaşi Ocağı’nda / Dergâhı’nda yaşananlar beni derin endişelere, düşüncelere sevk ediyor. Bazı babaların dergâhta muktedir olmak için yaptıkları bir yana bir Alevi – Bektaşi Ocağı’nın / Dergâhı’nın başına gelenler insan olanı üzüyor. 1826 yılında Bektaşi Tekkeleri’nin kapatılmasının yaralarını yüz yıl içinde sarmaya çalışan bir köklü kadim inanç bu sefer de 1925 yılında Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu’ndan sonra âdete bir suç merkezi olarak algılanıp sürekli polis baskınına uğruyor. En hazine de yine 1952 yılında Mısır Kahire Kaygusuz Abdal Dergâhı postnişini burayı ziyareti esnasında bir cem / muhabbet meydanının kurulmasından sonra yaşananlar utanç verici, tarihe bir kara sayfa olarak geçecek türden şeyler. Cumhuriyet, Akşam gibi gazeteler de; “gizli ayin de kadınlar da vardı” gibi ifadelerin yer alması, Alevi – Bektaşi toplumunu yüzyıllar boyunca aşağılayan, dışlayan tek tipçi, ırkçı kafanın cumhuriyet döneminde de hız kesmeden devam ettiğini görüyoruz. 1925’den sonra da bu toplum rahat yüzü görmemiş cemleri basılmış, dedeler, babalar, dervişler, ana sultanlar karakollarda, hapishanelerde sırf Alevi, Bektaşi oldukları için kahır, zulüm ve baskı görmüşlerdir.
Bu toplumun tarihler boyunca yemediği kıyım, zulüm, sürgün, hakaret, ölüm türü kalmamıştır.
Bir sosyolojik gerçek de; yeryüzünde antropolojinin, sosyal psikolojinin bir alanı olabilecek türden bu derece ağır baskı, zulüm, kahır gören kitlelerin davranışlarının tarihler içinde değişimleridir. Konunun uzmanları elbette bu alanlara da girecektir, belki girmişlerdir. Geleneklerin, bazı örf, adet, inanç pratiklerinin, yaşam tarzlarının değişmesi bir yana, sürekli aşağılanan, dışlanan kitleler, toplumlar zamanla tepkisel olarak nasıl bir değişime uğruyorlar, tepkileri nasıl farklılaşıyor, bunlar ortaya konulabilir elbette.
Bir yanda “geleneksel” yapıdan kopan, koparılan, farklılaşan bir yan varken, bir yanda da tüm dünya ve Türkiye’deki karşı konulmaz büyük değişimin, dönüştürülmenin, kapitalist sistemin ağları içinde savrulan, devlet, siyaset, ekonomi yapıları içinde çaresizleşen, bazen ötekileştirilmenin ötesinde yalnızlaşan bir toplumsal kitle.
Anadolu’da Balkanlar’da bu kadim öğretiler, inançlar, kültürler otağının merkezinde olan Alevilik- Bektaşilik, bir iki yönüyle değil her yönüyle saldırı, etkileşim, müdahale, değişimin hedefindedir.
Doğal ağlar, doğal yapılar parçalanmış, “onlar çok eskidendi” denilerek toplum bile kendi öz değerlerine yabancılaştırılarak kök değerlerden uzaklaştırılmış, kök değerler, temel değerler artık “ölmüş, başka bir çağda kalmış, “modası geçmiş”, geçerliliği olmayan, inananı kalmayan” arkaik ve belki de arkeolojik bir alana hapsedilmek istenmektedir.
Bunu bu toplumun, bu öğretinin, inancın haini olan kimi dede, baba, yazar, kurum başkanı, akademiysen adı altındaki sözde öncüleri yanında kendileri dışındaki “dış güçler” de yapmaktadır.
Özellikle son kırk yıllık süreçte “Alisiz, İslamsız Alevilik”, “Devletin Alevisi”, “ Müslüman mısın / değil misin”, “köyden mi, kentten mi?” gibi nice nice ayrım ve dayatmaları…
İşini gücünü kaybetmiş, burayı kimliksizliğini örtmek için kullanabileceği çok elverişli bir alan gören sözde kimi Marksist, sözde kimi aydın bozuntuları…
“Devlet, ülke bütünlüğü” adına kendilerine yeni dayanak arayan ırkçı / milliyetçi kesimler…
Aleviler Tunç Çağı’nda da vardı diyen kendi duygularını tatmin etmek isteyen kimi sözde maceraperest nice nice karaktersizler işgal ettiler.
Evet, Aleviler de, Sünniler de, ama daha çok Aleviler doğdukları, yaşadıkları kırsal alanları, köyleri terk ettiler, terk etmek zorunda kalarak büyük şehirlere geldiler.
Burada bambaşka yapılarla, sorunlarla karşı karşıya geldiler.
Her zaman ki gibi masum Alevi toplumu karşılaştıkları sorunları atlatmak için çeşitli yol ve yöntem arayışlarına giriştiler.
Burada bir düzen kurmak için çabaladılar.
Belki de kendilerinin üzerindeki tarihlerin getirdiği ağır yüklerden biraz kurtulmak istediler.
Kimliklerini biraz gizli bir şekilde şehirlerde sürdürürken, geçinmek için çalışmak, çocuklarını okutmak için şehrin olanaklarından yararlanmak istediler.
Yine de kimliklerini tümüyle örtmek istemediler, bizler de varız, dediler.
Dernekler kurdular, dergiler çıkardılar, yayınevleri bile kurdular.
Sonra Birlik Partisi’ni kurdular. İkinci bir tecrübe Barış Partisi’ni kurdular.
Hatta Birlik Partisi’nden kimi sözde Alevi milletvekilleri parayla Süleyman Demirel’e bile satıldılar.
Alevi kimlikleriyle birçok siyasi yapı içinde oldular.
İçlerinde devletle bütünleşelim, diyenler, devlet zaten bizim düşmanımızdır, deyip devrimci yapılar içinde hatta PKK.’yı desteleyenler bile oldu.
Başı nedense daha çok hep akıl veren birçoğu Sünni kökenli devrimci önderler, Alevi çocuklara önderlik yaptılar. Kimisi iyiydi, kimisi tümüyle ideolojik olarak çoğunlukla Aleviliği ve Alevi gençleri kullandılar.
Öldürülenlerin çoğu emekçi, yoksul, kırsaldan gelen insanların çocuklarıyla. En büyük acıyı Alevi anne – babalar çektiler.
Derken Aleviler Avrupa’ya işçi olarak gittiler. Oralarda da tutundular. Hatta dernekler kurdular.
Türkiye’deki tüm çelişkilerini, zenginliklerini, tüm dünyalarını bavullarıyla oralara götürdüler. Birbirlerini araya araya buldular. Kendileri gibi inançlı insanları toplanıp cemler yaptılar…
Avrupa’da Alevi kurumlarının bir kısmı ise zamanla PKK.’nın yuvalandığı merkezler oldular. Türkiye’den giden bilmedikleri her insan “T.C.’nin ajanıdır” muamelesi görürken, halktan toplanan paralar PKK.’lı teröristleri yıllar yılı beslemek için kullanıldı. Buna bizzat bazı kurumlar öncülük ettiler. (Bir de merak ederim, DEM.’lileri en doğal müsahip ilan eden, siyasetin dibine batan AABF. Niye bir gün Devlet Bahçeli’yi Avrupa’ya davet etmiyor. Katilbaşı Apo’ya siyasi kimlik vermek için yeryüzünde en büyük mücadeleyi veren Devlet Bahçeli’yi DEM.’li milletvekilleriyle neden bir cemevine davet etmiyorsunuz? Neden çekiyorsunuz sizler? Yıllar yılı Türkiye’den giden herkes Devlet ajanıydı hani. İyi ya yıllar yılı PKK’yı beslediniz, şimdi de Devlet Bahçeli Apo’nun en büyük destekçisi, sözcüsü, arkadaşı olmadı mı? Onu niye davet etmiyorsun sizler? Yazarı, akademisyeni, sazcısı halkın paralarını akıtıp bin bir türlü etkinlik yapıyorsun, bir etkinliğinizde Devlet Bahçeli de arada kaynar gider yahu, PKK.’ye hiç mi bir diyet borcunuz yok sizin!?)
İnançlı Alevilerin bir kısmı “siz Müslümansınız, Atatürk’ü seviyorsunuz, bizim İslam’la, katil Ali’yle, katil Atatürk’le, katil T.C.’yle işimiz yok” denilerek dayakla derneklerden atıldılar.
O dışlananların bir kısmı Şiiliğe yaklaştılar.
Bir kısmı çeşitli örgütlerin ağlarına takıldılar.
Avrupa’dan Türkiye’ye uzanan çizgide zamanla bir ağ kuruldu; yönlendirme, biçimlendirme, temsilcilik ağları oluşturuldu. Kendilerine yakın kişi ve kurumları “kardeş”, “eş başkan”, “eşitim” ilan edip, halktan aldıkları paralarla Türkiye’de taban bulmak için ha bre çalışmalar içine girdiler.
Şimdi bile Alevi kurumlarının yapamayacakları etkinlikleri Hacı Bektaş Veli Anma Etkinlikleri’nde yapan Hacı Bektaş Belediyesi’ne karşı, “siz devletin Alevisisiniz” diyen ve kendi besleme horozlarını öttürmek isteyen Almanya’dan AABF. Çanta çanta halkın paralarını getirip Arif Sağ gibi sazıyla milyonların kalbini kazanan ama en sıradan birer siyasetçi kurnazı olan sazcılara para yedirip “alternatif etkinlikler” yapıp yapıp halkı parça parça böldüler.
Barış Partisi’nden aday yaptıkları yandaşları için federasyonun bavul bavul paralarını uçaklar kaldırıp buralara gönderip yediren namussuzlar, bize Alevilik dersi verdiler.
Türkiye’de geleneksel Aleviliği yaşatan dergâh yapıları, inanç temelli “Hacı Bektaş Veli Dernekleri”, devletle görüşerek sorunlarımızı çözeceğiz diyen Cem Vakfı…
Ülkenin sadece Alevilik sorunu yoktur, demokrasi, laiklik, özgürlük sorunu vardır diyen Pir Sultan Abdal Örgütlülüğü…
Biz hep herkesle uyum içindeyiz, diyen ve Dikmen’deki genel merkez binasının temelini Süleyman Demirel’in attığı, bina yapımı ücretini cumhurbaşkanlığı bütçesi ödeneğinden Süleyman Demirel’in ödediği, kurdelesini Süleyman Demirel’in kestiği Hacı Bektaş Anadolu Kültür Vakfı çevresi ve daha niceleri…
Dernekler, vakıflar, cemevleri, yapılar, federasyonlar…
Kırk yılda çok büyük bir hareketlilikle Alevi – Bektaşi toplumu gerçekten de ciddi bir örgütlenme mücadelesi ve sınavı verdi.
Açıkçası bu kırk yıllık süreçte çok önemli, kalıcı, güzel işler yapıldı.
Ama bu toplumun altın değerindeki yılları çalındı, paraları birilerinin egoları için çar çur edildi.
Daha derin, alt başlıklı bir konudur bu konu.
Ama maalesef hem dünyadaki, hem Türkiye’de AKP. Rejimiyle birlikte her şey özellikle son on on beş yıllık süreçte çok değişti.
Sonrasında AKP. Tek adam rejiminden ne menfaatler elde ederiz, diyenler el etek öpmek için sıraya girdiler...
Sayısız yazar, akademisyen, kurum başkanı çeşitli partilerden aday oldular, meclis üyesi, milletvekili seçildiler.
Sözde aydınlar, gazeteciler, kurum başkanları, dedeler, babalar…
Kendisine toplum öncüsü denen hatta bazı sunucular, spikerler, bazı köy muhtarları da biz Alevilerin temsilcisiyiz, biz başkanız, deyip Aleviler adına söz söylediler, yazı yazdılar.
Hatta gidip cumhurbaşkanlarıyla, başbakanlarla, bakanlarla, parti başkanlarıyla, milletvekilleriyle, belediye başkanlarıyla, kurum başkanlarıyla Türkiye’de hatta yeryüzünde ne kadar başkan, danışman, başbaşkan varsa onlarla görüştüler.
Alevilerin haklarını anlata anlata bitiremediler.
Bu arada kendi dertlerini, çocuklarının işsizliklerini vs anlattılar.
Çoğunun Türkiye’deki sosyal – ekonomik- siyasal – insan hakları konularında sesleri bile çıkmaz oldu.
Çünkü Alevilik sayesinde doydular.
Ama en acısı tüm bunlardan Aleviler ve Alevilik bir şey elde etmedi.
Sözde bu kurumların temsilcisi gibi kendilerini gösterilen veya bazı güç odaklarınca gösterilen muhterisler yüzünden; Alevilik adeta kuşatılan, üzerine deneyler yapılan bir sosyal objeye dönüştürüldü.
Bir boks ringinde; sürekli hamlelerle başına inen yumrukların niçin ve nerelerden geldiğini bilemeyen elleri kolları bağlanmış bir mazlum, şaşkın insan gibi çevresine bakar oldu Aleviler.
Çok kaba bir tabirle gelen vurdu, giden vurdu.
Çünkü Alevilik – Bektaşilik ve namuslu Alevi – Bektaşi toplumu sadece ve sadece inancını, kültürünü, öğretisini yaşamak, yaşatmak istiyordu.
Kendi içinden çıkan insanlara güvenmiş, devletten yediği dayaklardan sonra, kurumları birer güvenilir liman olarak görüp, buraları ocağı / dergâhı bilmiş, bu yapıları desteklemişti.
Ama içinden çıkanlar kadar, onu hain bir kurt olarak izleyenler de hiç de masum değillerdi.
Önlerinde yine bir büyük kitle duruyordu.
Demokrasinin, laikliğin, yurt ve dünya değerlerinin değerini bilen topluluklar olarak, kentleşen topluluklar olarak Maraş’da, Çorum’da, Sivas’ta, Gazi ve Ümraniye’de, tüm toplumsal mücadeleler içinde, devrici hareketlerde yer aldıkları için kıyılan, yakılan, yok edilmek istenen bir kitleydiler.
O yüzden emperyalist güçler Türkiye’deki bu yapıyı elbette boş bırakmayacaklardı.
Ne sermaye düzeni, ne tabanını kaybetmiş sözde solcu guruplar, ne devletin içindeki faşist yapılar, ne kendilerinden bildikleri kendi içinden çıkan çıkarcı hainler bu toplumu yalnız bırakmayacaktı.
İşte tüm bu tecrübelerden tecrübe edemeyen bu kurbanlık kesime bıçak sürülmesi de kaçınılmazdı.
Kesilen, boğazlanan, kullanılan tarihler boyunca ne yazık ki hep bizler olduk…
Saf, insanı, doğayı, insanlığı, yurdunu sevmekten başka bir düşünce dünyası olmayan Alevi – Bektaşi toplumu…
Ben niye bu kadar rahatım? 35 yıldır bu dünyanın içindeyim. Kurumlarda; kültür - basın – halkla ilişkiler birimlerinde ücretli olarak çalıştım. Ama çalışmak değil insanüstü bir gayretle, aşkla, sevdayla toplumuma, kurumlara hizmet için ömür verdim. Bugüne kadar olduğu kadar, bundan sonra da, öldüğüm güne kadar ne siyasetle, ne de Alevileri, Aleviliği kendi menfaatlerim için kullanmayacağım için çok rahatım.
Tarih En Büyük Arı ve Arıtıcıdır…
Evet değerli dostlar…
Tarih en büyük arı ve arıtıcıdır…
Her kimin neye hizmet ettiğini tarih eninde sonunda yazacaktır.
Biz sadece dilimiz döndüğünce gerçekleri yazmaya gayret ediyoruz.
Şimdi yazarı, gazetecisi, kurum başkanı, kurumlara karınlarından bağlı olup menfaat ilişkileri nedeniyle kurumlarda yaşanan yanlışları bir güzel “bilim adına” örten akademisyenleri, sözde bu toplumu düşünüyorlar, bu toplam adına laf ediyorlar ama onlar da aynı ihanetin içindeler.
Bir Alevi – Bektaşi kurumunda emek çekip hiçbir işte yer almayan, bu toplum adına hiçbir özverisi olmayanlar en çok sesi çıkan, çığırtkanlar oluyorlar.
Kaldırım mühendisleri, toplum mühendisleri, ütopya mühendisleri iş başındalar.
Bakıyorsun yarı çıplak kıyafetleriyle, çarpık aile yapılarıyla, birikimsiz, bilinçsiz sefil, birçok kirli halleriyle, topluma akıl, fikir, ahlak dersi veren ve ne hikmetse hiçbir geçim dertleri olmayan kurumlara çökmüş rezil tipler,
Bakıyorsunuz, dilleri akıllarından uzun pazarlamacılar,
Bakıyorsunuz, devlet karşısında, belediye karşısında, bürokrasi ve “önemli bir adam” karşısında saygılı, sevgili birer uşak gibi hazır ola geçmiş, ceplerini doldurmak isteyen muhterisler,
Bakıyorsunuz AKP.’ye yaklaşınca devleti nasıl kerizleriz, diyen zavallı hokkabazlar…
Bu şaşkın toplum, şaşırmasın da ne yapsın…
Güvendiği dağlara kar yağdığını hala kabul edemeyenler dışında, tabanda güvenini, itibarını, etki gücünü kaybeden bir sürü sözde kurum ve kurum başkanı…
Durmuyor bu seferde ihtiyaç olup olmadığı tam bilenmeden yeni yeni cemevleri, yeni yeni dernekler, vakıflar kuruluyor.
Ama niçin?
Hazırları yeteri kadar hizmet veremezken yeni yeni kurumlar niçin kurulur?
Çeşitli menfaatler için mi?
O zaman da işte halkın buralara bakışları değişiyor.
Sonuçta, her kesimden yediği darbelere bu sefer de bizzat kendi kurumlarına hâkim olan çıkar odaklı yaklaşımlar da eklenince halkın şaşkınlığı da, bu kurumlara desteği de, kurum başkanlarına güvenleri de yok oluyor.
Aleviler şimdi de bir Kılıçdaroğlu – İmamoğlu çekişmenin ortasına çekilmek isteniyorlar…
Kemal Kılıçdaroğlu görevli bulunduğu uzun yıllar boyunca kendi Alevi kimliğine hiç bir vurgu yapmadı.
Şimdi Kılıçdaroğlu'nu sözde Alevi kimliğiyle destekleyenler de biliyor ki, Tayyip Erdoğan, Kılıçdaroğlu'na Alevileri ötekileştiren nefret dili kullanıp saldırınca her kesim Kılıçdaroğlu'nu destekledi.
Yanına sağcıları, mafya bozuntularını aldıkça halkın da, Alevilerin de ona desteği azaldı.
Ona yumruk atıldığında, kurşun atıldığında Tayyip Erdoğan “geçmiş olsun” demedi, iktidar medyası iktidarın sözcüsü olarak, DEM’i desteklediği için onun bu yumruğu ve daha fazlasını hak ettiğini yazdılar. Kemal Kılıçdaroğlu’dan ses çıkmadı.
Geçenlerde de bu zalimliği affettiğini Kılıçdaroğlu açıkladı. Sivas’ta insanları yakanlara benzeyen bu adamları bizzat kendisi kucakladı. AKP.’de Tayyip Erdoğan da Sivas katillerinin avukatlarını birer birer milletvekili yapmıştı. Zorlama yapmayayım da Kılıçdaroğlu hoşgörü adına belki kendisine saldıran adamı da CHP.’ye alabilir. Kim bilir, bu kirli siyasette her şey oluyor.
Ekrem İmamoğlu, Kemal Kılıçdaroğlu'nun getirip bize dayattığı yeniçağın sermaye düzeni için iyi parlatılmış parlak yüzlü yeni tip iyi bir sağcıydı. Yanına aldığı, ekibim, dediği çalışma arkadaşları içinde hiç kimsenin tanımadığı, işini iyi bildiklerini söylediği Turgut Özal’ın prensleri gibi nice nice prensleri vardı.
Sonuçta da, Kemal Kılıçdaroğlu’nun da, Ekrem İmamoğlu’nun da köklü CHP.’de kapı açtığı, CHP.’yle ilgileri olmayan binlerce karanlık insanın varlığını binlerce kez namuslu gazeteciler hep yazdılar.
Açılım, Arınma, Yeni Sistem adı altında “geleneksel” olandan koparılan CHP.’de Kemal Kılıçdaroğlu “laiklik diye bir sorunumuz yoktur”, dedi.
Ekrem İmamoğlu ise en büyük hayranıyım, dediği Adnan Menderes, Turgut Özal çizgisinde kimsenin tanımadığı prenslerle büyük bir hırsla yoluna devam etti, kimseye hesap vermeyerek nice nice AKP.’liyle çalışmaya devam etti.
Ne Kılıçdaroğlu, ne de İmamoğlu Alevilerin sorunlarını çözmek için ciddi, köklü çalışmalar yapmadılar.
Aynen cumhuriyet döneminde hep gözetilen, “devletin temel değerleri” gözetilerek, liberal açılımlar bağlamında, siyaseten sözde Alevilere kucak açıldı.
İBB.’nin köksüz ve inançsız Alevi Masası, başındakilerin marifetleriyle birlikte bir menfaat bürosuna dönüştürüldü. Kimi kurumların başındakilerin yakınları belediyelerde ve Alevi kurumlarında belediye adına istihdam edildiler. Onca yetenekli, okumuş gençler varken, siyaseten birileri işe alındılar. Cemevlerine sosyal yardım adı altında “kültürel etkinlikler” şemasıyla bazı sanatçılara ve kurum başkanlarına İBB.’den paralar aktarıldı. Bu da Alevilere hak veriyoruz, diye halka yutturulmaya çalışıldı.
Aleviler konusunda tipik bir devlet bürokratı, “Türkiye” politikacısı gibi davranan Kemal Kılıçdaroğlu’nun Aleviler ve Alevilik konusunda İmamoğlu gibi hiçbir kalıcı çabası yoktur.
Sonuçta diğer partiler bu konuda ne kadar samimiyse maalesef CHP de Aleviler konusunda o kadar samimidir.
Tüm bunlardan işlerine geldiğince Aleviliğin değerlerini, kişisel menfaatlerine birer kalkan yapan menfaatperest sözde Alevi temsilcileri yararlandılar.
Siyaset için, oy için hem CHP kurmayları, hem Kılıçdaroğlu, hem İmamoğlu tayfası Alevileri kullanmak istediler.
Şimdi de; birer amigo olan sözde kimi kıymetleri kendilerinden menkul kişilerin bir siyasi olayda Aleviler üzerinden yorum yapıp, Aleviliği kalkan olarak kullanmaları iğrenç bir şeydir.
Kılıçdaroğlu'nu eleştirenler onun Alevi kimliğinden dolayı bu eleştirileri yapmıyorlar, tutum, konuşma ve tavırlarından, davranışlarından, aldığı bazı kararlardan dolayı onu eleştiriyorlar.
Tabi ki ona yönelik küfür ve hakaretleri kabul etmiyoruz.
Siyasetçiler, kurumlar, sözde Alevi önderleri Aleviliğin ve Alevilerin sırtından artık bir düşüp, defolun gidin ne yapıyorsanız, yapın.
İster siyasete girin, isterseniz o kadar hak savunucuysanız bir Alevi partisi kurun. Bir sizi de görelim. Sözde Aleviliği savunan demokrasi düşmanları.
Bakıyorsunuz tartışmalara, güya Kılıçdaroğlu Alevi olduğu için ona linç uygulanıyormuş...
Bakıyorsunuz, o bir Pir Sultan’mış…
Kılıçtaroğlu hedefe konularak Aleviliğe saldırılıyormuş…
Tarihsel bir kin ve nefretle Sünni kuşatması Aleviler üzerine yürüyormuş…
Tarihler boyunca Aleviler hep zulüm görmüşler, şimdi de Kılıçdaroğlu Alevi olduğu için ona zulmediliyormuş.
Bu tip yazıları, yorumları her yeri doldurmuş…
Bunu yazanlar; yazarlar, akademisyenler, bazı dedeler v.s. karakterini kaybetmiş tipler.
Tam da burada bazı karaktersiz, kişiliksiz tipler Alevililiği siyaseten kullanmak istiyorlar.
Burada çok mu çok başka mecralarda süren bir dalaşma var.
Kılıçdaroğlu / İmamoğlu – Özel’le süren tartışmalar içinde, siyaseten bu tartışmalar içinde Alevilik yok.
Bunu bu tartışmaların içine sokup Aleviliği değersizleştirmek tam bir namussuzluktur.
Kılıçdaroğlu kendisi de bunu kabul etmiyor zaten. Edemez de…
Size ne oluyor amigolar…
Ezikliğinizi bu tartışma üzerinden yürütürken Aleviliği niye kullanıyorsunuz?
Gidin kimin yanında anırıyorsanız, anırın…
Kimi destekliyorsanız açık açık destekleyin…
Siyasete girin, konvoyun başına geçin…
Kimin maşasıysanız kendinizi iyice gösterin…
Ama Kılıçdaroğlu – İmamoğlu – Özel vs. bu dalaşmalar içine Aleviliği sokmaktan vaz geçin…
Amacınız sözde Kılıçdaoğlu’na Alevi diye saldırıyorlar yaygarası yapıp asıl kendinize alan açmak, sözde Alevi temsilcisi olarak görünmek isteği…
Bu adiliği yapmayın…
Bize bir hançer de siz indirmeyin…
Emperyalizmin oyunları içine Aleviliği sokmayın…
Bu toplum yeteri kadar çile çekti zaten…
Bizi kumpasların, sis bombalarının içine atmayın…
Ne karın ağrısıysanız, işinizi yapın, ya da def’olun bu topluma bir yara da siz açmayın...
Muhabbet ehline aşk ile…
Ayhan Aydın
28 Mayıs 2026
