KARANLIK BİR GELECEK
Bugün Sultanahmet’teydim.
Eskiden yaz dönemi İstanbul’da okullar da tatil olunca şehir biraz boşalır, nefes alır, derdik.
Ama İstanbul’da her daim kalanlar çok iyi bilirler; bu şehir hiçbir zaman boşalmaz, sokaklar hele hele de tarihi mekânlar hiç boş kalmazdı.
37 yıldır İstanbul’da yaşıyorum.
Son yirmi yıldır her geçen sene daha da artan dramatik bir durumu gözlemliyorum.
Bir İstanbul sevdalısıyım, benim aşkım da İstanbul.
Trafik, kalabalık, yeşil düşmanlığı, kent kültürü yok eden her türlü insan hoyratlığına karşın bu şehirden vazgeçemem ben.
Ama son yıllar da bu şehirde bir başka hüzün var.
Ne şehir kendi kimliğinde yaşıyor, ne insanlar da bir huzur, bir mutluluk var.
Sürekli koşuşturma, hareket, o şehrin neşesi, güzel renkliliği yok artık sokaklarda…
Suratlar asık, insanlarda, insan hareketlerinde, konuşmalarında kabalığın, hoyratlığın derin izleri beliriyor…
İnsanlar artık birbirlerine daha az sevgi- saygı gösteriyorlar.
Konuşmalarda tatlı sert fikir –görüş farklılıklarından kaynaklanan ahenkli ses tonları yok artık…
Yüzlerdeki durgunluk, solgunluktan ziyade birbirine tahammülü kalmamış bir yığın kalabalığı artıyor…
Alış – verişin zevki diye bir tat kalmamış artık hiçbir dükkânda, hiçbir mağazada…
Ama beni endişelendiren bir başka gerçek var…
Öğrencilik yıllarımda 1990’larda Beyazıt’ta, Laleli’de, Sultanahmet ve tüm bu bölgede evet bir “bavul ticareti” görüntü kirliği vardı.
Ama aynı zamanda Turistler vardı, binlerce meraklı, ilgili, elinde fotoğraf makineleriyle sade giyimli olsalar da “Batı”lı turistler vardı.
Çok rahat, çocuğunu sırtına almış genç babalar, yüzü gülen yaşlı turistlerden oluşan kafileleri otobüsler taşımakla baş edemezdi bu tarihi yarımadaya.
Turist otobüsleri Cankurtan’dan daha aşağılarda bir yerlerde park ederler, şoförler yan gelip yatarlarken, turistler yer içer, alış veriş yaparlar, bu kadim ve benzersiz şehrin müzelerini gezip, hediyelik halı – kilim – buraya özgü kıyafetler, oldukça güzel süs eşyalarını alırlardı.
Ben şehirle yaşayan bir insanım.
Tüm şehrin akciğerleri; tarihi mekanları da, kültürel mekanları da, sidik kokan sokakları da benim soluk alıp verdiğim mekânlardır.
Denizden gelen yosun kokuları, gençlerin heyecanlı koşuşturmaları, kitap fuarlarını dolduran binlerce çocuk ve yaşlının yaşam sevinçlerine tanıklık ettim bu 37 yıllık İstanbul yaşamımda.
Sevgili dostlar; artık bu yaşamda ve bu şehirde her şey çok kötüleşti.
Yeryüzünde dayanılması mümkün olmayan hayat pahalılığı, fiyat artışları insanları canından bezdirecek noktaya geldi.
AKP. Karanlık rejimi Türkiye Cumhuriyet Rejiminin tüm aydınlığını yok ediyor.
Ben Batı hayranı, hastası değilim ama Batı’lı turistler artık, en azından İstanbul’a gelmiyor.
Artık Arap, Acem de değil, turist diyemeyeceğim insan kalabalıkları sokakları doldurdu.
Yetmiş iki millete bir nazarla bakan birisi olarak, hiçbir zaman insan ayrımı yapmayan bir insan olarak, kendi ülkelerinde sokağa çıkamayacak insanlar sanki özel gemilerle, özel uçak kafileleriyle buraya birilerince getirilir oldu.
Çoğunun Uzakdoğulu, Afrikalı insanlar olduklarını gözlemliyorum.
Suratlarında sevgi olmayan, sanki zoraki olarak bu ülkeye getirilmiş, yayıldıkça insana yürüme şansı vermeyen bir yığın insan kalabalığı…
Ne alış – verişi ne bir şey, ancak ortaya doldurulmuş, binlerce insandan oluşan bir kalabalık.
Şehir rengini kaybetti…
Şehir neşeni kaybetti…
Şehir mutluluğunu kaybetti…
Restoranlar bomboş…
Sadece onları suçlamak nafile bir suçlu arayışıdır.
Fiyatlar o kadar yüksek ki, turistler bile bir bardak çay içmekte tereddüt ediyorlar, 150 liraya bir bardak çay içmek!
Taksiler uzun kuyruklar oluşturuyorlar müşteri beklerken…
Müşteri yok…
Pazarlar bomboş…
Ne turist var, ne alış – veriş yapan insan var, ne taksiye binen var…
Lüks içinde yaşayan, dünya, Türkiye batmış umurunda olmayan insanları kastetmiyorum…
Bir de tam bu topluma göre, ben kadın hakları için gerekirse canımı veririm ama bir elinde telefon, bir elinde makyaj malzemesi şuurun kaybetmiş her birisi kendisini dünyanın en güzel mankeni sanan soluk suratlı sözde modern giyimli yapay zekâ ürünü gibi duran genç kızlar…
Bir yanda tüm umudu tükenmişçesine sonsuzluğa bakan tüm parkları doldurmuş yaşlılar kümesi…
Beni en çok yaralayan da, insanların sinemaya – tiyatroya gidememeleri, insanların kitap alamamaları, kitap okumamaları, yayınevlerinin, dergilerin, sinema salonlarının birer birer kapanmasıdır.
Okumayan – okuyamayan, düşünmeyen, sorgulamayan bir toplum yok olmaya mahkûm bir toplumdur.
Tüm bunları bilinçli bir proje sonucu hayata geçiren Recep Tayyip Erdoğan, dünya emperyalizminin ve dayandığı ırkçı – dinci ideolojinin tüm karanlığıyla bu güzelim ülkeyi yıkıma götürüyor, yok oluşa sürüklüyor.
Türkiye’yi ümmetçi bir toplum yapıyor.
Cumhuriyetin tüm birikimlerini teker teker yok ediyor.
Demokrasiyi, adaleti, vicdanı yok eden AKP. Karanlık rejiminin tek adam otoriter despotu astığım astık, kestiğim kestik, diyor.
Benim devlet, benim hukuk, benim adaletim, diyor.
Osmanlı’nın torunun olmak ne kelime, yeryüzünde Trump’un en iyi kuklası, en iyi protipiyim, diyor.
Böyle olunca tüm devlet kurumlarında, derneklerde, vakıflarda her yerde binlerce Tayyip Erdoğan türüyor…
Höyküren, kendi hukukunu kendi var eden, asarım- keserim, ben devletim- otoriteyim ha!
Diyen zalimler türüyor.
Ülke cinnet halinde cinayetlerle, zorbalıklarla, kanunsuzlular, hukuksuzluklarla sarsılıyor.
Recep Tayyip Erdoğan’ı ve onun yandaşlarını taklit eden herkesçe hırsızlık, zalimlik çok doğal olarak kabul ediliyor.
Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm milli servetini yağmalayan AKP. Rejimi, kendisinin dışındaki herkesi hırsız arsız gösterip çalmaya – çırpmaya, ülkeyi soymaya devam ediyor.
Ülkede adaletsizliği, vicdansızlığı, karanlığı büyüten AKP tek adam rejimi bir büyük mutsuzluk, umutsuzluk kaynağı olarak ülkenin başında bir bela olarak durmaya devam ediyor.
İstanbul’un da, İstanbul’daki balıkların da, havadaki bulutların da tadı kaçtı artık.
Herkes bu ülkeyi terk etmeyi düşünüyor.
Ya da bir köşeye siniyor, sinsice keyfine bakıyor…
Vur patlasın – çal oynasın devrine yatıyor…
Birleşmiyor, örgütlenmiyor, okumuyor, yazmıyor, sadece susuyor...
Sustukça somurtuyor, somurttukça bir yerleri kaşınıyor, Tayyip Erdoğan’ın faşizmin yuvası olan NATO liderlerine en değerli hediye diye verdiği silahlara özenen tetikçi eller gücü kadına yetiyorsa kadına, çocuğa yetiyorsa çocuğa, dağa yetiyorsa dağa, ormana yetiyorsa ormana yönelip ateş ediyor, yakıyor, yıkıyor, öldürüyor...
İçindeki bitmeyen kin ve nefretle yaşamdan öç alıyor.
Din naraları atıp dini kalkan yaparak, bir ülke halkını yok oluşa sürüklüyor.
Bizlerin yüreği yanıyor.
Her geçen gün tadımız kaçıyor.
Bakalım bu kadar zorbalığın sonu ne olacak, sonumuz ne olacak.
Muhabbet ehline aşk ile…
Ayhan Aydın
14 Temmuz 2026
